Olumlular, olumlu kaldıkça, bizler olumsuzuz.

Yazar: Oscar Wilde (Oscar Wilde. The Soul of Man under Socialism)

Çeviren: kara

Sosyalizmin kurulmasından doğacak en önemli üstünlük, kuşkusuz, bizleri bugünkü koşullar altında neredeyse herkesin ağır biçimde katlanmak zorunda kaldığı, başkaları için yaşamak gibi sefil bir zorunluluktan kurtaracak olmasıdır. Gerçekte bu durumdan tamamen kaçabilen hemen hemen hiç kimse yoktur.

Yüzyılın seyri içinde, zaman zaman bir Darwin gibi büyük bir bilim insanının; bir Keats gibi büyük bir şairin; bir M. Renan gibi zarif bir eleştirmen zihnin veya Flaubert gibi mükemmel bir sanatçının; kendini izole edebildiğini, başkalarının yaygaracı taleplerinden uzak kalabildiğini, Platon’un deyimiyle ‘duvarın gölgesine sığınarak’ böylelikle hem kendisi için hem de tüm dünya için paha biçilmez ve kalıcı kazanç sağlayacak şekilde, içindeki mükemmelliği gerçekleştirebildiğini görürüz. Ne var ki bunlar istisnadır. İnsanların çoğunluğu, sağlıksız ve abartılı bir diğerkamlıkla hayatlarını mahveder ve hatta aslında bunu yapmaya zorlanırlar. Kendilerini, içler acısı yoksulluk, çirkinlik ve açlığın ortasında bulurlar. Tüm bunlardan derinden etkilenmeleri kaçınılmazdır. Zira insanın duyguları, zekasından daha hızlı harekete geçer; daha önce eleştirinin işlevi üzerine bir yazımda da belirttiğim gibi, düşünceye sempati duymaktansa ıstıraba sempati duymak çok daha kolaydır. Dolayısıyla, bu insanlar, kendilerini takdire şayan ancak yanlış yönlendirilmiş niyetlerle, gördükleri kötülükleri düzeltme görevine son derece ciddi ve duygusal bir şekilde adarlar. Fakat onların çareleri hastalığı iyileştirmez, yalnızca uzatır. Hatta, bu çarelerin kendisi hastalığın bir parçasıdır.

Örneğin yoksulluk sorununu, yoksulları hayatta tutmaya çalışarak çözmeye uğraşırlar; ya da daha ‘ilerici’ sayılabilecek bazı çevrelerde, onları eğlendirerek.

Fakat bu bir çözüm değildir; sorunu daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Asıl hedef, toplumu yoksulluğun imkansız hale geleceği bir temelde yeniden inşa etmeye çalışmaktır. Ve şu diğerkamlık erdemleri, aslında bu hedefin gerçekleşmesini engellemiştir. Tıpkı en kötü köle sahiplerinin, kölelerine iyi davrananlar olması gibi; çünkü böylece o korkunç sistemin dehşetinin, ne ondan muzdarip olanlarca fark edilmesine ne de dışarıdan bakanlarca kavranmasına izin vermemişlerdir. Aynı şekilde, günümüz İngiltere’sinde de en çok zararı verenler, en çok iyilik yapmaya çalışanlardır. Ve nihayet, sorunu gerçekten incelemiş ve hayatı bilen, Doğu Yakası’nda yaşayan eğitimli insanlar, çıkıp topluma, hayırseverlik, iyilikseverlik ve benzeri diğerkam dürtülerini dizginlemesi için yalvarır hale gelmiştir. Çünkü böylesi bir hayırseverliğin insanı aşağılayıp yozlaştırdığını ileri sürerler. Tamamen haklıdırlar. Hayırseverlik, sayısız günah yaratır.

Şunu da eklemek gerekir: Özel mülkiyet kurumunun yol açtığı korkunç kötülükleri hafifletmek için yine özel mülkiyeti araç olarak kullanmak ahlaksızlıktır. Hem ahlaksızlık hem de haksızlıktır.

Sosyalizm altında elbette tüm bunlar değişecektir. Pislik içindeki barınaklarda ve paçavralar içinde yaşayan, olanaksız ve iğrenç koşulların ortasında sağlıksız, açlıktan zayıf düşmüş çocuklar yetiştiren insanlar olmayacak. Toplumun güvenliği, şu an olduğu gibi hava durumunun insafına bağlı olmayacak. Don olduğunda, yüz binlerce insan işsiz kalmayacak; sokaklarda sefil bir halde dolaşmayacak, komşularına avuç açıp yalvarmayacak veya bir parça ekmek ve bir gecelik pis bir barınak kapabilmek için iğrenç sığınakların kapılarına üşüşmeyecek. Toplumun her üyesi, toplumun genel refahından ve mutluluğundan payını alacak ve don olduğunda pratikte hiç kimse bundan olumsuz etkilenmeyecek.

Öte yandan, Sosyalizm asıl değerini, bireyciliğe giden yolu açacak olmasıyla kazanacaktır.

Sosyalizm, Komünizm ya da her ne ad verilirse verilsin, özel mülkiyeti kamusal servete dönüştürerek ve rekabetin yerine işbirliğini koyarak toplumu yeniden sağlıklı bir organizma haline getirecek, her bir üyenin maddi refahını güvence altına alacaktır. Kısacası, Yaşam’a hak ettiği temeli ve hak ettiği çevreyi sağlayacaktır. Ne var ki, Yaşam’ın en yüksek mükemmellik derecesine doğru tam anlamıyla gelişebilmesi için bundan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Gerekli olan şey Bireyciliktir. Eğer Sosyalizm buyurgan bir hal alırsa; eğer hükümetler bugün sahip oldukları siyasal gücün yanı sıra ekonomik güçle de donatılırsa; kısacası Endüstriyel Tiranlıklar ortaya çıkarsa, insanın son durumu ilkinden çok daha kötü olacaktır. Şimdi, özel mülkiyetin varlığı sayesinde birçok insan, çok sınırlı da olsa, bir ölçüde Bireycilik geliştirme imkânına sahiptir. Kimileri geçim için çalışmaya zorunlu değildir ya da gerçekten kendisine uygun, kendisine haz veren bir uğraş alanını seçebilmektedir. İşte bunlar şairler, filozoflar, bilim insanları, kültür insanlarıdır — kısacası, gerçek insanlar; kendini gerçekleştirmiş olan insanlar, ki İnsanlığın bütünü onların aracılığıyla kısmi bir gerçekleşme yakalar. Öte yandan, kendi özel mülkü olmayan ve sürekli açlığın eşiğinde yaşayan çok sayıda insan vardır; bunlar, yük hayvanlarının işini yapmaya zorlanır, kendilerine bütünüyle yabancı, zevk vermeyen işleri yapmak zorunda kalırlar; hem de bunun nedeni, yoksulluğun amirane, insafsız, aşağılayıcı tiranlığıdır. İşte bunlar yoksullardır; onların arasında ne zarafet, ne söz inceliği, ne uygarlık, ne kültür, ne zevklerin inceliği, ne de yaşam sevinci vardır. Onların kolektif gücü sayesinde İnsanlık maddi refah bakımından çok şey kazanır. Ama bu, yalnızca maddi bir kazançtır; yoksul insanın kendisi, başlı başına, kesinlikle hiçbir önem taşımaz. O, yalnızca bir gücün sonsuz küçüklükte bir zerresidir; öyle bir güç ki, onu umursamak bir yana, onu ezer: hatta ezilmiş olmasını tercih eder, çünkü ezildiğinde çok daha itaatkar olur.

Elbette, özel mülkiyet koşullarında ortaya çıkan Bireyciliğin her zaman, hatta genel kural olarak, zarif veya harika bir tür olmadığı; ve yoksulların, kültür ve çekicilikleri olmasa da yine de birçok erdemi olduğu söylenebilir. Bu iki ifade de oldukça doğrudur. Özel mülkiyetin varlığı çoğu zaman son derece moral bozucudur ve bu, elbette, Sosyalizm’in bu kurumdan kurtulmak istemesinin nedenlerinden biridir. Aslında mülkiyet gerçekten bir baş belasıdır. Yıllar önce insanlar ülkeyi dolaşıp “mülkiyetin ödevleri vardır” diyordu. Bunu o kadar sık ve o kadar sıkıcı bir şekilde söylediler ki, sonunda Kilise de söylemeye başladı. Artık her kürsüden bu söz duyuluyor. Bu son derece doğru. Mülkiyetin sadece ödevleri yoktur, öyle çok ödevi vardır ki, herhangi bir büyüklükte mülke sahip olmak bir yüktür. İnsanın üzerinde sonsuz talepler, işlere sonsuz dikkat, bitmek bilmeyen dertler getirir. Mülkiyetin sadece zevkleri olsaydı, katlanabilirdik; ama ödevleri onu katlanılmaz kılar. Zenginlerin çıkarına olsa bile, ondan kurtulmalıyız. Yoksulların erdemleri elbette vardır; ne yazık ki var olmak zorundadır… Bize sıklıkla yoksulların sadakaya müteşekkir olduğu söylenir. Şüphesiz bazıları öyledir, ama yoksulların en iyileri asla müteşekkir değildir. Nankör, hoşnutsuz, itaatsiz ve isyankardırlar. Böyle olmakta son derece haklıdırlar. Hayırseverliği, komik ölçüde eksik bir telafi girişimi, yahut da çoğunlukla, duygusallığa kapılan birinin onların özel hayatlarına burnunu sokma cüretiyle birlikte verilen, duygusal bir sadaka olarak görürler. Zenginin masasından düşen kırıntılar için neden müteşekkir olsunlar? Onlar da o masada oturmalıdır ve bunu artık anlamaya başladılar. Hoşnutsuzluğa gelince, bu kadar sefil koşullarda yaşayıp da memnun olan biri, insandan çok bir mahlûktur. İtaatsizlik, tarihe göz atmış olan herkesin bildiği gibi, insanın asıl erdemidir. İlerleme, itaatsizlik ve başkaldırı sayesinde olmuştur. Bazen yoksullar tasarruflu oldukları için övülür. Ama yoksula tasarruflu olmayı öğütlemek hem gülünç hem de aşağılayıcıdır. Bu, açlıktan ölen birine daha az yemesini tavsiye etmeye benzer. Bir kasaba ya da kent işçisinin tasarruf yapması tamamen ahlak dışı olurdu. İnsan, kötü beslenen bir hayvan gibi yaşayabildiğini göstermeye can atmamalıdır.Dilenmeye gelince, dilenmek çalmaktan daha güvenlidir; ama çalmak, dilenmekten daha onurludur. Hayır: Nankör, tasarrufsuz, hoşnutsuz ve isyankar bir yoksul, muhtemelen gerçek bir kişiliktir ve içinde çok şey barındırır. En azından bu tutarlı bir protestodur. Erdemli yoksullara gelince, onlara elbette acıyabiliriz, ama asla hayranlık duyamayız. Düşmanla özel anlaşmalar yapmışlar ve doğuştan gelen haklarını bir tas çorbaya satmışlardır. Ayrıca olağanüstü derecede aptal olmaları gerekir. Özel mülkiyeti koruyan ve onun birikimine izin veren yasaları kabul eden biri, kendi yaşamını bu koşullar altında güzel ve entelektüel bir biçimde gerçekleştirilebiliyorsa anlayabilirim. Ama yaşamı bu yasalar tarafından mahvolmuş ve iğrenç hale getirilmiş bir insanın, bu yasaların devamına nasıl razı olabildiği benim için neredeyse inanılmaz.

Ancak açıklamasını bulmak gerçekten zor değil. Mesele basitçe şudur: Sefalet ve yoksulluk o kadar mutlak surette aşağılayıcıdır ve insanın doğası üzerinde öyle felç edici bir etkiye sahiptir ki, hiçbir sınıf kendi çektiği acıların tam olarak farkında değildir. Bu acıları onlara başkaları anlatmaları gerekir ve anlatılanları çoğu kez dinlemiş olsalar bile inanmazlar. Büyük işverenlerinajitatörler hakkında söyledikleri şüphesiz doğrudur. Ajitatörler, toplumun tamamen memnun bir sınıfının arasına inip onların arasında hoşnutsuzluk tohumları eken, işlere burnunu sokan müdahaleci bir güruhtur. Ajitatörlerinkesinlikle gerekli olmasının nedeni de budur. Onlar olmadan, bu eksik halimizle medeniyete doğru hiçbir ilerleme kaydedemezdik. Amerika’da kölelik, kölelerin kendi eylemleriyle ya da özgür olma yönünde belirgin bir arzularıyla ortadan kalkmadı. Tamamen, Boston ve başka yerlerdeki, kendileri köle olmayan-köle sahibi de olmayan ve meselenin gerçekte hiçbir parçası olmayan belirli ajitatörlerinson derece yasa dışı faaliyetleri sayesinde ortadan kaldırıldı. Şüphesiz, meşaleyi ateşleyen, her şeyi başlatan, Kölelik Karşıtlarıydı (Abolitionists). Ve ilginçtir ki, kölelerin kendilerinden neredeyse hiç destek değil, hatta hiç sempati bile görmediler; savaşın sonunda köleler kendilerini özgür bulduklarında, o kadar özgürdüler ki açlıktan ölmekte özgürdüler ve pek çoğu bu yeni durumdan derin bir pişmanlık duydu. Bir düşünür için, Fransız Devrimi’nin en trajik yanı, Marie Antoinette’nin bir kraliçe olduğu için öldürülmesi değil, Vendée’nin aç köylüsünün, feodalizmin o iğrenç davası uğruna gönüllü olarak ölüme gitmesidir.

O halde açıktır ki, hiçbir Otoriter Sosyalizm işe yaramayacaktır. Çünkü mevcut sistem altında çok sayıda insan, az da olsa özgürlük, kendini ifade etme ve mutluluk imkanına sahipken, bir sanayi kışlası düzeninde ya da ekonomik bir tiranlık düzeninde hiç kimse böyle bir özgürlüğe sahip olamaz. Toplumumuzun bir kısmının pratikte kölelik durumunda olması elbette üzücüdür, ancak sorunu tüm toplumu köleleştirerek çözmeyi önermek çocukçadır. Her birey, kendi işini seçmekte tamamen özgür bırakılmalıdır. Ona hiçbir zorlama biçimi uygulanmamalıdır. Uygulanırsa, yaptığı iş ona iyi gelmeyecek, işin kendisi iyi olmayacak ve başkaları için de iyi olmayacaktır. Ve ‘iş’ derken, kastım her türlü faaliyettir.

Sanırım günümüzde hiçbir Sosyalist, bir müfettişin her sabah her eve uğrayıp her vatandaşın kalktığından ve sekiz saat bedensel emek harcadığından emin olmasını ciddi şekilde önermez. İnsanlık bu aşamayı geride bıraktı; böylesi bir yaşam biçimini keyfî bir biçimde ‘suçlu’ dediği insanlara ayırıyor artık. Ama itiraf etmeliyim ki karşılaştığım birçok sosyalist görüş bana, açık zorlama olmasa da, otorite fikrinin gölgesiyle lekelenmiş gibi görünüyor. Oysa otorite ve zorlama söz konusu bile olamaz. Bütün birliktelikler bütünüyle gönüllü olmalıdır. İnsan ancak gönüllü birlikteliklerle yücelir.

Ancak şu sorulabilir: Gelişimi için şu an az çok özel mülkiyetin varlığına bağlı olan Bireycilik, bu özel mülkiyetin kaldırılmasından nasıl yararlanacaktır? Cevap çok basittir. Mevcut koşullar altında, Byron, Shelley, Browning, Victor Hugo, Baudelaire ve diğerleri gibi kendi özel servetine sahip birkaç kişinin, kişiliklerini az çok bütünüyle gerçekleştirebildikleri doğrudur. Bu insanların hiçbiri hayatında bir gün bile ücretli işte çalışmamıştır. Yoksulluktan kurtulmuşlardı. Muazzam bir ayrıcalığa sahiptiler. Asıl soru şudur: Böylesi bir ayrıcalığın ortadan kalkması Bireycilik açısından yararlı olur mu? Varsayalım ki bu ayrıcalık kaldırıldı. O halde Bireyciliğe ne olur? Nasıl yarar sağlar?

Şu şekilde fayda sağlayacaktır: Yeni koşullar altında Bireycilik, şu an olduğundan çok daha özgür, çok daha yüce ve çok daha yoğun olacaktır. Bahsettiğim şairlerde olduğu gibi, büyük hayal gücüyle gerçekleştirilmiş Bireycilik’ten değil, genel olarak insanlıkta gizli ve potansiyel halde var olan o büyük gerçek Bireycilik’ten söz ediyorum. Zira özel mülkiyetin tanınması, bir insanı sahip olduklarıyla karıştırarak, aslında Bireycilik’e zarar vermiş ve onu gölgelemiştir. Bireycilik’i tamamen yoldan çıkarmıştır. Onun hedefini, gelişim (büyüme) değil, kazanç olarak belirlemiştir. Öyle ki, insan önemli olanın “sahip olmak” olduğunu sandı, önemli olanın “olmak” olduğunu bilmedi. İnsanın gerçek mükemmelliği, sahip olduklarında değil, kendisinin ne olduğundadır.

Özel mülkiyet, gerçek Bireyciliği ezmiş, onun yerine sahte bir Bireycilik kurmuştur. Toplumun bir bölümünü aç bırakarak birey olmaktan alıkoymuş, diğer bölümünü ise yanlış bir yola sürükleyip sırtına yükler bindirerek birey olmaktan yoksun bırakmıştır. Öyle ki, insanın kişiliği bütünüyle mülkleri tarafından yutulmuş olduğundan, İngiliz hukuku her zaman insanın malına karşı işlenen suçları, bizzat kendisine karşı işlenen suçlardan çok daha ağır cezalandırmıştır; ve hala mülkiyet, tam vatandaşlığın ölçütü olmaya devam etmektedir. Para kazanmak için gereken sanayi faaliyeti de son derece moral bozucudur. Mülkiyetin muazzam bir ayrıcalık, sosyal konum, itibar, saygı, unvanlar ve benzeri hoş şeyler sağladığı bizimki gibi bir toplumda, doğası gereği hırslı olan insan, bu mülkü biriktirmeyi kendine hedef edinir ve istediğinden, kullanabileceğinden, tadını çıkarabileceğinden, hatta belki haberdar olabileceğinden çok daha fazlasını elde ettikten sonra bile, usandırıcı bir şekilde biriktirmeyi sürdürür. İnsan, mülk edinmek uğruna aşırı çalışmaktan kendini öldürecektir ve mülkiyetin getirdiği o devasa avantajlar göz önüne alındığında, buna şaşmamak gerekir. Asıl üzücü olan, toplumun öyle bir temel üzerine inşa edilmiş olmasıdır ki, insan kendisindeki o harika, büyüleyici ve keyif verici şeyleri özgürce geliştiremediği bir çıkmaza zorlanmıştır ki bu çıkmazda, aslında, yaşamanın gerçek zevkini ve neşesini kaçırır.

Ayrıca, mevcut koşullar altında insan son derece güvencesizdir. Muazzam serveti olan bir tüccar, çoğu zaman, yaşamının her anında, kontrolü altında olmaya şeylerin insafına kalmıştır. Rüzgar biraz sert esse, hava ansızın değişse ya da önemsiz bir şey olsa; gemisi batabilir, planları boşa çıkabilir ve kendisini birdenbire yoksul ve toplumsal konumunu yitirmiş bir şekilde bulabilir. Oysa insanı incitebilecek tek şey kendisi olmalıdır. Hiçbir şey insanı asla soyup soğana çevirememelidir. İnsanın gerçekten sahip olduğu şey, içinde olan şeydir. Dışında kalanlarsa önemsizdir. O halde, özel mülkiyetin kaldırılmasıyla birlikte, gerçek, güzel ve sağlıklı bir Bireycilik’e kavuşacağız. Hiç kimse hayatını şeyleri ve şeylerin sembollerini biriktirmekle heba etmeyecek. İnsan yaşayacak. Yaşamak, dünyadaki en ender şeydir. Çoğu insan sadece var olur, hepsi bu.

Sanatın imgesel zemini dışında, bir kişiliğin tam ifadesini hiç görüp görmediğimiz sorgulanabilir. Fiiliyatta ise, asla görmedik. Mommsen der ki, Caesar tam ve mükemmel bir insandı. Ama Caesar ne kadar da trajik biçimde güvencesizdi! Otorite uygulayan birinin olduğu her yerde, otoriteye direnen biri daha vardır. Caesar mükemmeldi belki, ama mükemmelliği çok tehlikeli bir yoldan geçti. Renan der ki, Marcus Aurelius mükemmel insandı. Evet; büyük imparator mükemmel bir insandı. Ama üzerindeki sonsuz talepler ne kadar dayanılmazdı! İmparatorluğun yükü altında sendeliyordu. Titanların taşıyabileceği kadar devasa bir küreyi bir insanın omuzlamaya ne kadar yetersiz olduğunu o da biliyordu. Benim ‘mükemmel insan’ dediğim ise, kusursuz koşullar altında gelişen insandır; yaralanmayan, hırpalanmayan, sakatlanmayan, tehdit altında olmayan. Çoğu kişilik, isyan etmek zorunda kalmıştır. Güçlerinin yarısı sürtüşmede harcanmıştır. Byron’un kişiliği, örneğin, İngilizlerin aptallığı, ikiyüzlülüğü ve yobazlığıyla giriştiği savaşta korkunç ölçüde yıprandı. Böyle mücadeleler her zaman gücü yoğunlaştırmaz; çoğu kez zayıflıkları büyütür. Byron, bize verebileceği şeyi asla veremedi. Shelley biraz daha şanslıydı. Byron gibi, o da en kısa sürede İngiltere’den ayrıldı. Ama onun kadar tanınmıyordu. İngilizler onun ne kadar büyük bir şair olduğu hakkında bir fikre sahip olsalardı, ona diş ve tırnaklarıyla saldırır ve hayatını olabildiğince dayanılmaz hale getirirlerdi. Ama toplumda dikkat çeken bir figür değildi ve bu nedenle bir nebze kurtuldu. Yine de, Shelley’de bile isyankarlık tonu bazen fazla güçlüdür. Oysa mükemmel kişiliğin ton’u isyan değil, barıştır.

Gerçek insan kişiliğini gördüğümüzde, bu tam anlamıyla büyüleyici olacak. Doğal, yalın ve kolay bir şekilde gelişecek; çiçek gibi açacak, bir ağaç gibi yükselecek. Hiçbir uyumsuzluk taşımayacak, tartışmayacak, başkalarına kendini ispat etmeye çalışmayacak. Her şeyi bilip anlayacak, ama bilgi peşinde koşmayacak; bilgelik içinde yaşayacak. Değeri, sahip olduğu şeylerle değil, olduğu şeyle ölçülecek. Hiçbir şeye sahip olmayacak, ama her şeye sahip olacak; ondan ne alınırsa alınsın, hala zenginliğini koruyacak. Başkalarını kendisi gibi olmaya zorlamayacak, onların farklılıklarını sevecek. Kendisi başkalarına karışmasa da, herkese yardım edecek; tıpkı güzel bir şeyin, yalnızca güzel olduğu için bize iyi gelmesi gibi. İnsanın kişiliği, bir çocuğun saflığı ve büyüsü kadar harika olacak.

Bu özgür bireycilik gelişirken, insanlar isterse Hristiyanlık da ona yardımcı olacaktır; ama insanlar bunu istemese bile, gelişimi kesin olarak devam edecektir. Geçmişe takılmayacak, olmuş ya da olmamış olaylarla ilgilenmeyecek. Kendi yasalarından ve kendi otoritesinden başka hiçbir yasa ya da otorite tanımayacak.Yine de, gelişimine katkıda bulunanları sevecek ve sık sık onları anacaktır. İşte bu kişilerden biri de Mesih’tir.

Antik dünyanın kapısına ‘Kendini bil’ yazılmıştı. Yeni dünyanın kapısına ise ‘Kendin ol’ yazılacak. Ve İsa’nın insana verdiği mesaj da yalnızca buydu: ‘Kendin ol.’ İşte İsa’nın sırrı budur.

İsa yoksullardan söz ettiğinde, kastettiği aslında kişiliklerdir; tıpkı zenginlerden bahsettiğinde, basitçe kişiliklerini geliştirmemiş insanlardan söz ettiği gibi. İsa, tıpkı bizimki gibi özel mülkiyete izin veren bir toplulukta yaşadı ve vaaz ettiği incil, böyle bir toplulukta bir insanın kısıtlı, sağlıksız gıdayla beslenmesinin, yırtık pırtık, sağlıksız giysiler giymesinin, berbat ve sağlıksız barınaklarda uyumasının bir avantaj; sağlıklı, hoş ve insana yaraşır koşullarda yaşamanın ise bir dezavantaj olduğu yönünde değildi. Böyle bir görüş o zaman, o ortamda yanlış olurdu ve hele şimdinin İngiltere’sinde çok daha yanlış olurdu; zira insan kuzeye doğru ilerledikçe hayatın maddi gereklilikleri daha hayati bir önem kazanır ve toplumumuz sonsuz derecede karmaşıktır ve antik dünyanın herhangi bir toplumundan çok daha uç noktalarda hem lüksü hem de yoksulluğu sergiler. İsa, insana dedi ki, ‘Harika bir kişiliğin var. Onu geliştir. Kendin ol. Mükemmelliğinin dışsal şeyleri biriktirmekte veya onlara sahip olmakta yattığını sanma. Gerçek zenginliğin içindedir. Bunu bir kavrayabilsen, zengin olmak istemezsin. Sıradan zenginlikler bir insandan çalınabilir. Gerçek zenginlikler çalınamaz. Ruhunun hazinesinde, senden alınamayacak sonsuz değerli şeyler vardır. Öyleyse, hayatını dışsal şeylerin sana zarar veremeyeceği şekilde biçimlendirmeye çalış. Ayrıca özel mülkiyetten kurtulmaya çalış. O, adi bir meşguliyet, bitmek bilmeyen bir çaba, sürekli bir haksızlık getirir. Özel mülkiyet her adımda Bireyciliğe engel olur.’ Şunu da unutmamak gerekir ki İsa, yoksul insanların mutlaka iyi, zengin insanların mutlaka kötü olduğunu söylemez. Bu doğru olmazdı. Zengin insanlar, bir sınıf olarak, yoksul insanlardan daha iyi, daha ahlaklı, daha entelektüel, daha terbiyelidir. Toplumda parayı zenginlerden daha çok düşünen tek bir sınıf vardır, o da yoksullardır. Yoksullar başka hiçbir şeyi düşünemez. Yoksul olmanın sefaleti de budur. İsa’nın söylediği şudur: İnsan mükemmelliğine, sahip olduklarıyla değil, hatta yaptıklarıyla bile değil, tamamen ‘ne olduğuyla’ ulaşır. Bu yüzden İsa’ya gelen zengin genç adam, devletinin yasalarını ve dininin buyruklarından hiçbirini çiğnememiş, bu sıradışı kelimenin, sıradan bir anlamıyla gayet ‘saygın’ biridir. İsa ona der ki: ‘Özel mülkiyeti bırakmalısın. Çünkü bu, senin mükemmelliğini gerçekleştirmeni engelliyor. Seni aşağı çekiyor. Yük oluyor. Kişiliğinin ona ihtiyacı yok. Gerçek benliğini bulacağın yer, dışında değil, içindedir.’ Kendi dostlarına da aynı şeyleri: Kendileri olmalarını, sürekli başka şeyler için endişelenmemelerini söyler. Başka şeylerin ne önemi varmış? İnsan kendi içinde tamam ve bütündür. Onlar dünya meydanına çıktıklarında, dünya onlarla aynı fikirde olmayacaktır. Bu kaçınılmazdır. Dünya Bireycilik’ten nefret eder. Ama bu onları rahatsız etmemeli. Sakin ve kendileriyle barışık olmalılar. Eğer biri onların cüppesini alırsa, maddi şeylerin önemsiz olduğunu göstermek için ceketlerini de vermeliler. İnsanlar onlara hakaret ederse, karşılık vermemeliler. Ne fark eder ki? İnsanların bir kişi hakkında söyledikleri, o kişiyi değiştirmez. O, neyse o’dur. Halk nezdinin bir değeri yoktur. İnsanlara şiddet uygulansa bile, karşılık vermemeliler. Bu aynı seviyesizliğe düşmek olur. Nihayetinde, bir insan hapiste bile olsa özgür olabilir. Ruhu özgür olabilir. Kişiliği sarsılmamış olabilir. Huzur içinde kalabilir. Ve her şeyden önemlisi: başkalarının hayatına karışmamaları, onları hiçbir biçimde yargılamamaları gerekir. Kişilik çok gizemli bir şeydir. Bir insan her zaman yaptıklarıyla ölçülemez. Yasaya uyabilir, ama değersiz olabilir. Yasayı çiğneyebilir, ama yüce olabilir. Kötü olabilir, ama aslında kötü bir şey yapmamış da olabilir. Topluma karşı bir suç işleyebilir, ama o suç aracılığıyla da kendi gerçek mükemmelliğini gerçekleştirebilir.

Zina yaparken yakalanan bir kadın vardı. Onun aşkının hikayesi bize anlatılmaz, ama o aşk çok büyük olmalıydı; zira İsa, onun günahlarının, tövbe ettiği için değil, aşkı o kadar yoğun ve harika olduğu için affedildiğini söyledi. Daha sonra, İsa’nın ölümünden kısa bir süre önce, bir şölende otururken kadın çıkageldi ve pahalı parfümleri saçlarının üzerine döktü. Arkadaşları ona müdahale etmeye, bunun bir savurganlık olduğunu ve parfüme verilen paranın yoksul insanların hayır işlerine veya benzeri bir şeye harcanması gerektiğini söylemeye çalıştılar. İsa bu görüşü kabul etmedi. İnsanın maddi ihtiyaçlarının büyük ve kalıcı olduğunu, ancak insanın manevi ihtiyaçlarının daha da büyük olduğunu ve bir kişiliğin, kendi ifade biçimini seçerek ve o ilahi anda kendini mükemmelleştirebileceğini gösterdi. Dünya, o kadını, şu anda bile bir azize olarak yüceltir.

Evet; Bireycilikte düşündürücü şeyler vardır. Örneğin, Sosyalizm aile hayatını ortadan kaldırır. Özel mülkiyetin kaldırılmasıyla, bugünkü biçimiyle evlilik de ortadan kalkmalıdır. Bu, programın bir parçasıdır. Bireycilik bunu kabul eder ve güzelleştirir. Yasal kısıtlamaların kaldırılmasını, kişiliğin tam gelişimine yardımcı olacak ve kadın-erkek arasındaki aşkı daha harika, daha güzel ve daha yüceltici kılacak bir özgürlük biçimine dönüştürür. İsa bunu biliyordu. Aile hayatının taleplerini, kendi zamanında ve topluluğunda çok belirgin bir biçimde var olmalarına rağmen reddetti. Kendisine annesiyle kardeşlerinin onunla konuşmak istediği söylendiğinde, ‘Kimdir annem? Kimdir kardeşlerim?’ diye sordu. Öğrencilerinden biri babasını gömmek için izin istediğinde, şu korkutucu yanıtı verdi: ‘Bırak ölüler, ölülerini gömsün.’ Kişilik üzerinde hiçbir hak iddiasına izin vermezdi.

Bu nedenle, Mesih’i örnek alan bir hayat sürmek isteyen kişi, kusursuz ve mutlak anlamda kendisi olabilendir. Bu kişi, büyük bir şair olabilir, ya da seçkin bir bilim insanı; bir üniversitede okuyan genç bir öğrenci ya da kırsalda koyunlarını güden bir çoban; Shakespeare gibi oyunlar yazan biri ya da Spinoza gibi Tanrı üzerine düşünen bir filozof; bahçede oynayan bir çocuk ya da denize ağını atan bir balıkçı. Ne olduğu hiç fark etmez, yeter ki içindeki ruhun mükemmelliğini gerçekleştirebilsin. Ahlakta ve hayatta taklit, tamamen yanlıştır. Bugün Kudüs’ün sokaklarında, çılgınca dolaşan ve omuzlarında tahtadan bir haç taşıyan biri var. İşte o, taklit yüzünden ziyan olan hayatların bir sembolüdür. Rahip Damien cüzzamlıların arasında yaşamaya gittiğinde Mesih’i örnek alıyordu, çünkü bu hizmette kendisindeki en iyiyi tam anlamıyla gerçekleştirdi. Fakat Wagner, ruhunu müziğinde gerçekleştirdiğinde ya da Shelley, ruhunu şiirinde gerçekleştirdiğinde, ondan daha az Mesih’i örnek almış değillerdi. İnsan için tek bir tip yoktur. Kaç kusurlu insan sayısı varsa o kadar da mükemmellik biçimi vardır. Ve bir insan, hayırseverliğin taleplerine boyun eğip yine de özgür kalabilirken, uyma taleplerine boyun eğerse hiç kimse özgür kalamaz.

O halde, Bireycilik, Sosyalizm aracılığıyla ulaşacağımız nihai hedeftir. Doğal bir sonuç olarak, Devlet tüm yönetme fikirlerinden vazgeçmelidir. Bunu yapmalıdır, çünkü İsa’dan yüzyıllar önce yaşamış bilge bir kişinin dediği gibi, insanlığı kendi haline bırakmak diye bir şey vardır; insanlığı yönetmek diye bir şey yoktur. Tüm yönetim biçimleri başarısızlığa mahkûmdur. Despotizm, despotun kendisi dahil herkese haksızlık eder; çünkü o despot muhtemelen daha iyi şeyler için yaratılmıştır. Oligarşiler çoğunluğa, kitle yönetimleri (oklokrasi) azınlığa haksızlık eder. Demokrasiden bir zamanlar büyük umutlar beslenmişti; ancak demokrasi, basitçe, halk tarafından halkın halk adına sopayla dövülmesi demektir. Bunun farkına varılmıştır, zamanı da gelmişti. Şunu söylemeliyim ki, tam zamanındaydı, zira tüm otoriteler son derece aşağılayıcıdır. Hem onu kullananları hem de onun altında olanları aşağılar. Otorite şiddetle, kaba bir şekilde ve zalimce kullanıldığında, isyanı ve otoriteyi yok edecek olan Bireycilik ruhunu yaratarak veya en azından ortaya çıkararak iyi bir etki yaratır. Belli bir derecede nezaketle kullanıldığında ve ödüllerle, mükafatlarla desteklendiğindeyse, korkunç bir şekilde yozlaştırıcıdır. İnsanlar, bu durumda, üzerlerine uygulanan korkunç baskının daha az farkına varırlar ve bu yüzden hayatlarını, şımartılmış evcil hayvanlar gibi, bir tür kaba bir konfor içinde geçirirler; muhtemelen başkalarının düşüncelerini düşündüklerini, başkalarının standartlarına göre yaşadıklarını, adeta başkalarının ikinci el kıyafetlerini giydiklerini ve bir an olsun kendileri olamadıklarını hiç fark etmezler. ‘Özgür olmak isteyen,’ der büyük bir düşünür, ‘uymamalıdır.’ Ve otorite, insanları uymaya rüşvet vererek, aramızda tıka basa doymuş, çok kaba bir tür barbarlık yaratır.

Otoriteyle birlikte, ceza da ortadan kalkacaktır. Bu, büyük bir kazanç olacak – hatta, değeri ölçülemeyecek bir kazanç. Tarihe bakınca, okullar ve sıradan öğrenciler için yazılmış sansürlü edisyonlardan değil de her dönemin özgün kaynaklarında bakıldığında, insanı asıl hasta edenin kötülerin işlediği suçlar değil, iyilerin uyguladığı cezalar olduğunu görülecektir. Bir toplum, suçun işlenmesinden çok, cezanın alışkanlık haline gelmesiyle barbarlaşır. Şu apaçıktır ki, ceza ne kadar artarsa suç da o kadar çoğalır. Modern yasama çoğunlukla bunu açıkça fark etmiş ve görevini, olabildiğince cezayı azaltmak olarak belirlemiştir. Onu gerçekten azalttığı her yerde, sonuçlar her zaman son derece iyi olmuştur. Ne kadar az ceza, o kadar az suç. Zira günümüzde suçlu denen insanlar, aslında hiç de suçlu değiller. Modern suçun anası günah değil, açlıktır. İşte bu nedenledir ki, suçlularımız, bir sınıf olarak, herhangi bir psikolojik açıdan kesinlikle ilgi çekici değillerdir. Ne Macbeth gibi korkunç figürlerdir, ne de Balzac’ın Vautrin’i gibi esrarengiz karakterler… Onlar, sadece, yeterince yemek bulamadıklarında sıradan, sade ve basmakalıp insanların alacağı halden ibaretlerdir. Özel mülkiyet kaldırıldığında, suçun da ne zemini kalacak ne de gerekçesi. Suç kendiliğinden yok olacaktır. Elbette tüm suçlar mülkiyete karşı işlenen suçlar değildir; ancak İngiliz yasası, bir insanın ne olduğundan ziyade neye sahip olduğuna değer verdiği için, -cinayet suçunu hariç tutarsak ve ölüm cezasını kürek cezasından daha kötü kabul edersek (ki suçlularımız bu konuda muhtemelen aynı fikirde değillerdir)- bu tür suçları en sert ve en korkunç şiddetle cezalandırır. Fakat bir suç mülkiyete karşı olmasa bile, yanlış mülkiyet sistemimizin ürettiği sefaletten, öfkeden ve bunalımdan doğabilir ve bu nedenle, o sistem ortadan kalktığında, o suç da yok olacaktır. Toplumun her üyesi ihtiyaçlarını karşılayacak kadarına sahip olduğunda ve komşusu tarafından rahatsız edilmediğinde, başkasına karışmak da kimsenin ilgisini çekmeyecektir. Modern hayatta suçun büyük bir kaynağı olan kıskançlık da aynı şekilde mülkiyet fikriyle yakından bağlantılıdır; Sosyalizm ve Bireycilik altında yok olup gidecektir. Komünal yaşam süren kabilelerde kıskançlığın tamamen bilinmeyen bir şey olduğu kayda değer bir husustur.

Devlet yönetmeyecekse, o zaman ne yapacaktır? sorusu sorulabilir. Devlet, emeği örgütleyen, gerekli malların üreticisi ve dağıtıcısı olan gönüllü bir birlik olacaktır. Devlet, faydalı olanı üretecek. Birey ise, güzel olanı yaratacak. ‘Emeğe’ değinmişken, günümüzde bedensel çalışmanın haysiyeti hakkında bir sürü saçmalık yazıldığını ve söylendiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Bedensel çalışmada, hiçbir şekilde kendiliğinden haysiyetli bir yan yoktur ve çoğu zaman da bütünüyle aşağılayıcıdır. Bir insanın, zevk almadığı bir işi yapması, zihinsel ve ahlaki açıdan zararlıdır; ve emeğin birçok biçimi tamamen zevksiz faaliyetlerdir ve öyle de görülmelilerdir. Doğudan soğuk rüzgar eserken, sekiz saat boyunca çamurlu bir yaya geçidini süpürmek iğrenç bir iştir. Bunu zihinsel, ahlaki ya da bedensel bir ‘onurla’ yapmak bana imkansız görünüyor. Hatta neşe içinde bunu yapmak daha da korkunç olurdu. İnsan sadece pislik karıştırmak için yaratılmadı. Bu türden tüm işler bir makine tarafından yapılmalıdır.

Ve hiç şüphem yok ki, öyle de olacak. Şu ana kadar insan, bir dereceye kadar makinenin kölesi oldu ve insanın işini yapması için bir makine icat eder etmez açlıktan ölmeye başlamasında trajik bir şey var. Ama bu elbette mülkiyet düzenimizin ve rekabet sistemimizin sonucudur. Bir kişi, beş yüz kişinin işini yapan bir makineye sahip olur. Sonuç olarak beş yüz kişi işsiz kalır, yapacak işleri olmadığı için acıkır ve hırsızlığa başvurur. Tek bir kişi makinenin ürününü ele geçirip saklar ve olması gerekenden beş yüz kat fazlasına sahip olur; ve çok daha önemli olan, gerçekten ihtiyaç duyduğundan çok daha fazlasına. Oysa o makine herkesin malı olsa, herkes ondan yararlanırdı. Toplum için muazzam bir kazanç olurdu. Bütün düşünsel olmayan işler, bütün tekdüze ve sıkıcı işler, bütün pislik ve zorluk barındıran işler makineler tarafından yapılmalıdır. Kömür madenlerinde, sağlık işlerinde, gemilerin kömürlüklerinde, sokakların temizliğinde, yağmurlu günlerde ayak işlerinde –kısacası bütün yorucu, iğrenç ve usandırıcı işlerde makineler çalışmalıdır. Şu anda makine insana karşı rekabet ediyor. Uygun koşullar altında makine insana hizmet edecek. Bunun makinenin geleceği olduğundan hiç şüphe yok. Tıpkı köy ağası uyurken ağaçların büyümesi gibi, İnsanlık kendini eğlendirirken -ki insanın amacı budur, emek değil- ya da güzel şeyler yaparken, güzel şeyler okurken ya da sadece dünyayı hayranlık ve zevkle seyrederken, makine gerekli ve hoş olmayan tüm işleri yapıyor olacak. Gerçek şu: Uygarlık köle gerektirir. Yunanlılar bu konuda oldukça haklıydı. Çirkin, berbat, sıkıcı işleri yapacak köleler olmazsa kültür ve tefekkür neredeyse imkansız olur. İnsan köleliği yanlış, güvencesiz ve yozlaştırıcıdır. Ama mekanik kölelik, yani makinelerin köleliği, dünyanın geleceğinin dayanağıdır. Ve bilim insanları artık kasvetli bir varoş semtine1 gidip açlara kötü kakao ve daha beter battaniye dağıtmak zorunda kalmadıklarında, kendi zevkleri ve herkesin zevki için harikalar icat edecekleri, hayranlık verici keşiflere vakit bulacaklardır. Her şehir, hatta gerekirse her ev, devasa enerji depolarına sahip olacak; insan bu gücü ihtiyacına göre ısıya, ışığa ya da harekete dönüştürecektir. Bu kulağa ütopik mi geliyor? Ütopya’yı içermeyen bir dünya haritası, bakmaya bile değmez, çünkü insanlığın her zaman ulaştığı tek ülkeyi dışarıda bırakır. Ve insanlık oraya ulaştığında, dışarıya bakar ve daha iyi bir ülke gördüğünde yelken açar. İlerleme, ütopya’ların gerçekleşmesidir.

Şimdi, toplumun makine organizasyonuyla faydalı şeyleri sağlayacağını, güzel şeylerin ise birey tarafından yaratılacağını söylemiştim. Bu sadece gerekli değil, aynı zamanda her ikisini de elde edebilmemizin tek mümkün yoludur. Başkalarının kullanımı için, onların ihtiyaç ve isteklerine göre bir şeyler yapmak zorunda olan bir birey, ilgiyle çalışmaz ve dolayısıyla eserine kendindeki en iyiyi katamaz. Öte yandan, bir topluluk veya bir topluluğun güçlü bir kesimi ya da herhangi bir türden bir hükümet, sanatçıya ne yapacağını dikte etmeye kalkıştığında, Sanat ya tamamen yok olur, ya basmakalıp hale gelir ya da düşük ve adi bir zanaat formuna dönüşür. Bir sanat eseri, eşsiz bir mizacın eşsiz sonucudur. Onun güzelliği, yazarın tam da o olduğu kişiden kaynaklanır. Başka insanların ne istedikleri gerçeğiyle hiçbir ilgisi yoktur. Hatta, bir sanatçı başka insanların ne istediğine dikkat edip bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar ve sıkıcı ya da eğlendirici bir zanaatkar, dürüst veya dürüst olmayan bir tüccar haline gelir. Bir sanatçı olarak değerlendirilmek için artık bir iddiası kalmaz. Sanat, dünyanın tanıdığı en yoğun Bireycilik biçimidir. Hatta, dünyanın tanıdığı tek gerçek Bireycilik biçimi olduğunu söylemeye meyilliyim. Suç, bazı koşullarda bireyciliğin bir türünü yaratıyor gibi görünse de, daima başkalarını hesaba katmak ve onlara müdahale etmek zorundadır; yani eylem alanına aittir. Oysa sanatçı, yalnız başına, komşularıyla hiçbir ilişki olmadan, hiçbir müdahale olmadan, güzel bir şey yaratabilir; ve eğer bunu yalnızca kendi zevki için yapmıyorsa, zaten bir sanatçı değildir.

Ve şunu özellikle belirtmek gerekir ki, sanatın bu kadar yoğun bir Bireycilik biçimi olması, halkın ona yönelttiği gülünç ama aynı zamanda yozlaştırıcı baskının da temelidir. Aslında bu baskı tamamen halkın suçu değildir; çünkü halk, her çağda kötü bir şekilde yetiştirilmiştir. Onlar sanattan sürekli olarak popüler olmasını, kendi zevksizliklerine hitap etmesini, sıradan kibirlerini okşamasını, alıştıkları şeyleri tekrar tekrar göstermesini isterler. Tıka basa yedikten sonra sıkıldıklarında onları eğlendirmesini, kendi sıkıcılıklarından bunaldıklarında da kafalarını dağıtmasını beklerler. Oysa sanatın popüler olmaya çalışmaması gerekir; tam tersine, halkın sanatçı olmaya çalışması gerekir. Aradaki fark çok büyüktür. Bir bilim insanına, “Yaptığın deneylerin sonuçları, halkın yerleşik fikirlerini sarsmamalı, önyargılarını rahatsız etmemeli, bilimden anlamayanların hassasiyetlerini zedelememeli” dense, ya da bir filozofa “Düşün, ama sonunda düşünmemiş insanların vardığı sonuçlara var” dense, bu, bugünün bilim insanlarını ve filozoflarını güldürürdü. Oysa çok değil, birkaç on yıl öncesine kadar hem felsefe hem bilim, halkın genel cehaletinden ya da kilise ve hükümetin korku ve iktidar hırsından kaynaklanan acımasız bir toplumsal otoritenin baskısı altındaydı. Bugün artık bu tür müdahalelerden büyük ölçüde kurtulduk. Ama hayal gücüne dayalı sanat söz konusu olduğunda, aynı baskı hala devam ediyor… hem de saldırgan, kabaca ve yozlaştırıcı bir biçimde. İngiltere’de halkın ilgi göstermediği sanat dalları, halkın müdahalesinden en iyi şekilde kurtulmuş olanlardır. Şiir bunun iyi bir örneğidir. Halk şiir okumadığı ve dolayısıyla ona etki etmediği için İngiltere’de çok iyi şiirler ortaya çıkabilmiştir. Halk, şairleri bireysel oldukları için aşağılamayı sever ama bir kez aşağıladıktan sonra onları kendi hallerine bırakır. Roman ve tiyatro gibi halkın yakından takip ettiği ve ’kitlesel otorite’sinin sonucu olan sanat dallarında ise tablo çok daha kötüdür. İngiltere kadar kötü romanların, sıkıcı ve bayağı oyunların üretildiği bir ülke yoktur. Çünkü halkın edebi beklentisi o kadar yüzeyseldir ki gerçek bir sanatçının o seviyeye inmesi imkansızdır. Popüler bir romancı olmak hem çok kolay hem de çok zordur. Çok kolaydır, çünkü halkın olay örgüsü, üslup, psikoloji, yaşamın işlenişi ve edebiyat anlayışı açısından beklentileri en vasat aklın bile karşılayabileceği düzeydedir. Çok zordur, çünkü bu beklentileri karşılamak isteyen bir sanatçı, kendi mizacına ihanet etmek, yazmayı sanatsal bir zevk için değil yarı eğitimli insanları eğlendirmek için yapmak zorunda kalacaktır. Bu da onun bireyciliğini bastırmasını, kültürünü unutmasını, üslubunu yok etmesini, kendindeki en değerli şeyi teslim etmesini gerektirir. Tiyatroda durum biraz daha iyidir: Tiyatro seyircisi basit olanı sever ama sıkıcı olana tahammül etmez. Burlesk ve fars türündeki komediler İngiltere’de çok popülerdir ve bu türler de başlı başına birer sanat biçimidir. Bu koşullarda hoş işler üretilebilir ve İngiliz sanatçılara bu türlerde oldukça geniş bir özgürlük tanınır. Ancak tiyatronun daha ‘yüksek’ biçimlerine gelindiğinde halkın denetiminin sonuçları hemen görülür. Halkın hoşlanmadığı tek şey yeniliktir. Sanatın konu alanını genişletmeye yönelik her girişim onlara itici gelir. Oysa sanatın canlılığı ve ilerlemesi, büyük ölçüde konu alanının sürekli genişlemesine bağlıdır. Halk yenilikten korkar çünkü bu, sanatçının kendi konusunu özgürce seçmesi ve istediği şekilde işlemesi anlamına gelir. Bu da bir tür bireycilik ifadesidir. Halk bu noktada aslında haklıdır: Sanat bireyciliktir ve bireycilik de sarsıcı, yıkıcı bir güçtür. Değeri de buradan gelir; çünkü bireycilik tekdüzeliği, alışkanlık köleliğini, gelenek zorbalığını ve insanı bir makine seviyesine indirgeyen her şeyi bozar. Sanatta halk geçmişte olanı kabul eder; bunu takdir ettiği için değil, değiştiremeyeceği için. Klasikleri çiğnemeden yutar ama hiç tadına varamaz. Onlara katlanır, çünkü kaçamaz. Onları da bozamayınca, üzerlerine gevelemeye başlar. Bu klasiklere körü körüne bağlılık büyük zarar verir. İngiltere’de İncil ve Shakespeare’e duyulan eleştirisiz hayranlık bunun bir örneğidir. İncil söz konusu olduğunda, işin içine kilise otoritesi meseleleri girer, bu yüzden bu noktada durmama gerek yok. Ama Shakespeare konusunda açıkça görülür ki halk, onun oyunlarının ne güzelliklerini ne de kusurlarını gerçekten görür. Güzelliklerini görebilselerdi, tiyatronun gelişmesine karşı çıkmazlardı; kusurlarını görebilselerdi, yine karşı çıkmazlardı. Gerçekte halk, ülkenin klasiklerini sanatın ilerlemesini engellemek için kullanır. Klasikleri birer “otorite” haline getirerek yeni güzellik biçimlerinin özgürce ifade edilmesini önlemek için sopa gibi kullanır. Sürekli olarak bir yazara “neden şu başkası gibi yazmıyorsun” ya da bir ressama “neden şu başkası gibi çizmiyorsun” derler; öyle yapılması halinde o sanatçının artık sanatçı olmayı bırakacağını hiç düşünmeden. Yeni bir güzellik biçimi onların gözünde dayanılmazdır; ortaya çıktığında öyle öfkelenir ve şaşırırlar ki iki aptalca ifade kullanırlar: “Bu eser anlaşılmaz derecede karmaşık” ya da “Bu eser aşırı derecede ahlaksız.” Aslında demek istedikleri şudur: “Anlaşılmaz” dediklerinde sanatçının yeni bir güzellik yaratmış olmasını, “ahlaksız” dediklerinde ise sanatçının yeni ve doğru bir şey söylemiş olmasını kastediyorlar. İlki üsluba, ikincisi konuya ilişkindir. Bu yüzyılda İngiliz halkı, hiçbir gerçek şair ya da yazar bırakmadı ki ona “ahlaksızlık beratı” vermiş olsun. Bu “beratlar” Fransa’daki Edebiyat Akademisi’nin resmi onaylarının İngiltere’deki karşılığı gibidir ve neyse ki böyle bir kurumun oluşturulmasını gereksiz kılar. Halk bu “ahlaksız” kelimesini çok savruk kullanır. Wordsworth’a “ahlaksız şair” demeleri beklenebilirdi, çünkü o gerçek bir şairdi. Ama Charles Kingsley’e “ahlaksız romancı” demeleri gerçekten şaşırtıcıdır; üstelik Kingsley’in düz yazısı pek de kaliteli değildi. Gerçek sanatçı bunlara aldırmaz. Gerçek sanatçı kendine mutlak biçimde inanır çünkü kendisidir. Ama şunu hayal edebiliyorum: Eğer bir sanatçı İngiltere’de öyle bir eser yaratmış olsa ki halk (basın aracılığıyla) bu eseri “gayet anlaşılır” ve “son derece ahlaklı” olarak tanımlasaydı, o sanatçı bu eseri yaratırken gerçekten ‘kendisi’ olup olmadığını ve bu eserin tamamen ikinci sınıf bir çalışmadan mı ibaret olduğu, hiçbir sanatsal değerinin mi olmadığı soruları ciddi bir şekilde kafasında dönerdi.

Ancak, belki de halkı ‘ahlaksız’, ‘anlaşılmaz’, ‘egzotik’ ve ‘sağlıksız’ gibi kelimelerle sınırlayarak haksızlık etmişimdir. Kullandıkları bir kelime daha var. Bu kelime ‘marazi’dir(hastalıklı düşünce, morbid). Onu sık kullanmazlar. Kelimenin anlamı o kadar basittir ki onu kullanmaktan çekinirler. Yine de bazen kullanırlar ve arada sırada, popüler gazetelerde rast gelirsiniz. Elbette bu, bir sanat eseri için kullanılacak gülünç bir kelimedir. Çünkü marazilik nedir ki, kişinin ifade edemediği bir duygu hali veya bir düşünce tarzından başka? Halkın tamamı marazidir, çünkü halk hiçbir şey için ifade bulamaz. Sanatçı ise asla marazi değildir. O her şeyi ifade eder. Konusunun dışında durur ve onun aracılığıyla benzersiz ve sanatsal etkiler üretir. Bir sanatçıya, konusu olarak maraziliği ele aldığı için ‘marazi’ demek, tıpkı Shakespeare’e ‘Kral Lear’ı yazdı diye ‘deli’ demek kadar aptalcadır.

Genel olarak İngiltere’de bir sanatçı saldırıya uğradığında bundan kazançlı çıkar. Kendisi daha tam anlamıyla kendisi olur. Elbette bu saldırılar oldukça kaba, saygısız ve son derece aşağılıktır. Ama zaten hiçbir sanatçı, kaba bir zihinden zarafet ya da taşra zihniyetinden üslup beklemez. Kabalık ve aptallık modern yaşamın iki çok canlı gerçeğidir. Bunlar elbette üzücü şeylerdir, ama inkar edilemez bir şekilde oradadırlar, incelenmesi gereken olgulardırlar. Modern gazetecilere gelince… Kamuya açık bir şekilde bir sanatçıyı yerden yere vururlar ama sonra özelde, söyledikleri her şey için mutlaka özür dilerler.

Son yıllarda, halkın sanat eserlerine saldırırken kullandığı sınırlı kelime hazinesine iki yeni sıfat daha eklendi: “sağlıksız” ve “egzotik.” “Egzotik” kelimesi aslında, geçici bir mantarın yani sıradan ve gelip geçici bir şeyin, ölümsüz; büyüleyici, zarafet dolu bir orkideye karşı duyduğu öfkeyi ifade eder. Bu kelime aslında bir tür övgüdür, ama ciddiye alınacak bir övgü değildir. “Sağlıksız” kelimesi ise biraz daha ilginçtir. Analiz edilmeye değer bir kelimedir. Hatta o kadar ilginçtir ki, onu kullananların çoğu ne anlama geldiğini bile bilmez.

Peki bu ne anlama gelir? “Sağlıklı” ya da “sağlıksız” bir sanat eseri nedir? Bir sanat eserine uygulanan bütün terimler, eğer akla uygun bir şekilde uygulanıyorsa, ya onun üslubuna ya konusuna ya da ikisine birden gönderme yapar. Üslup açısından, “sağlıklı” bir sanat eseri, ister kelimelerden, ister bronzdan, ister renklerden, ister fildişinden oluşsun, kullandığı malzemenin güzelliğini tanıyan ve bu güzelliği estetik etkiyi yaratmak için bir unsur olarak kullanan bir eserdir. Konu açısından sağlıklı bir eser ise, konusunu sanatçının kendi ruhundan, kişiliğinden gelen bir iç itkiden seçmiş olmasıyla belirlenir. Kısacası, “sağlıklı” bir sanat eseri hem mükemmelliğe hem kişiliğe sahip olan eserdir. Elbette, bir sanat eserinde biçimle içerik birbirinden ayrılamaz; her zaman birdirler. Ama çözümleme amacıyla ve estetik etkinin bütünlüğünü bir anlığına bir kenara koyarak, onları zihinsel olarak ayırabiliriz. “Sağlıksız” bir sanat eseri ise, üslubu sıradan, eski moda ve basmakalıp olan; konusunu da sanatçının kişisel zevkinden değil, halkın cebinden para alabileceğini düşündüğü için kasıtlı olarak seçtiği eserdir. Aslında, halkın “sağlıklı” dediği popüler romanlar bütünüyle “sağlıksız” ürünlerdir; halkın “sağlıksız” dediği romanlar ise genellikle güzel ve sağlıklı sanat eserleridir.

Elbette, halkın ve gazetelerin bu kelimeleri yanlış kullanmasından yakınmıyorum — zaten sanatın ne olduğuna dair hiçbir gerçek anlayışları yokken onları doğru kullanmalarını beklemek abes olurdu. Ben sadece bu yanlış kullanıma işaret ediyorum; yanlış kullanımın kökeni ve onun ardında yatan anlama gelince, açıklama oldukça basittir. Bu, otoriteye körü körüne inanan ilkel bir zihniyetten doğar. Otorite tarafından yozlaştırılmış bir topluluğun, Bireyciliği anlama veya takdir etme konusundaki doğal yetersizliğinden kaynaklanır. Kısacası, bu durumun kaynağı, “kamuoyu” denilen o cahil ve canavarca şeydir. Kamuoyu, insanların davranışlarını yönlendirmeye kalktığında bile sorunludur ama en azından niyetinde bir kötülük yoktur; fakat düşünceyi ya da sanatı denetlemeye kalktığında, işte o zaman gerçekten tehlikeli, yozlaştırıcı ve iğrenç bir hal alır.

Doğrusu, kamuoyunun fiziksel gücü hakkında söylenebilecekler, kamuoyunun fikirleri hakkında söylenebileceklerden çok daha fazladır. İlki zaman zaman yüce olabilir; ikincisi ise kaçınılmaz biçimde saçmadır. Sık sık denir ki, ’zor’ bir argüman değildir. Ancak bu, neyi kanıtlamak istediğinize bağlıdır. Son birkaç yüzyılın en önemli problemlerinden birçoğu, örneğin İngiltere’de kişisel yönetimin veya Fransa’da feodalizmin devamı, tamamen fiziksel güç yoluyla çözülmüştür. Bir devrimin ta kendisi olan şiddet, halkı bir an için muhteşem ve görkemli kılabilir. Ama halk, bir gün “kalemin kaldırım taşından daha güçlü” olduğunu ve tuğla kadar saldırgan hale getirilebileceğini keşfettiğinde, işte o gün feci bir gündü. Halk hemen gazeteciyi arayıp buldu, onu geliştirdi ve çalışkan, iyi maaşlı bir hizmetkarına dönüştürdü. Bu durum hem halk hem de gazeteci açısından derin bir talihsizliktir. Bir barikatın ardında soylu ve kahramanca çok şey bulunabilir. Ama bir gazetenin başyazısının arkasında ne vardır? Önyargı, aptallık, ikiyüzlülük ve gevezelikten başka hiçbir şey. Ve bu dördü bir araya geldiğinde, korkunç bir güç oluşturur ve yeni bir otoriteyi meydana getirir.

Eskiden insanları işkence tezgahına yatırırlardı; şimdi ise gazetelere. Bu elbette bir ilerlemedir ama yine de kötü, yanlış ve yozlaştırıcı bir ilerleme. Birisi -Burke müydü acaba?-gazeteciliğe “dördüncü kuvvet” demişti. O zamanlar bu, hiç kuşkusuz doğruydu. Ama bugün geldiğimiz noktada, gazetecilik aslında tek kuvvet haline gelmiştir. Diğer üçünü yutup bitirmiştir: Dünyevi lordlar artık hiçbir şey söylemiyor, Ruhani lordların söyleyecek bir şeyi yok, Avam Kamarası ise söyleyecek hiçbir şeyi olmamasına rağmen yine de konuşuyor. Biz, tamamen gazeteciliğin egemenliği altındayız. Amerika’da Başkan dört yıl hüküm sürer, ama Gazetecilik sonsuza dek hükmeder. Neyse ki Amerika’da Gazetecilik, otoritesini en kaba ve en vahşi ucuna taşımıştır. Doğal bir sonuç olarak, bir isyan ruhu yaratmaya başlamıştır. İnsanlar artık, karakterlerine göre, gazeteciliği ya eğlendirici buluyor ya da tiksintiyle izliyor. Ama artık eskisi kadar gerçek bir güç değildir; kimse onu ciddiye almaz. İngiltere’de ise Gazetecilik -birkaç meşhur istisna dışında- bu denli bir vahşet derecesine ulaşmadığı için, hala büyük bir faktör, gerçekten kayda değer bir güçtür. Ama insanların özel hayatları üzerinde kurmaya çalıştığı tahakküm bana oldukça olağanüstü geliyor. Aslında olan şu: Halkın, bilmeye değer olanlar dışında her şeyi bilmeye doymaz bir merakı var. Gazetecilik de bunun farkında olarak ve tüccar ruhuyla, onların bu taleplerini karşılıyor. Bizden önceki yüzyıllarda halk, gazetecilerin kulaklarını bir tulumbaya çivilerdi. Bu oldukça iğrençti. Bu yüzyılda ise gazeteciler kendi kulaklarını anahtar deliğine çivilemiş durumda. Bu ise çok daha kötü. Dahası, asıl zararı verenler, sözde “magazin” yazan eğlencelik gazeteciler değil. Asıl zararı, “ciddi”, “düşünceli”, “ahlaklı” gazeteciler veriyor. Şu anda yaptıkları gibi, büyük bir devlet adamının ya da siyaset dünyasının fikir önderi birinin özel yaşamından bir olayı alıp, bunu halkın önüne atıyorlar. Halkı bu olayı tartışmaya, kendi görüşlerini açıklamaya — hatta bu görüşleri eyleme dökmeye, adamın hayatına karışmaya, partisinin politikalarını belirlemeye, ülkesine yön vermeye çağırıyorlar. Sonuçta da hem gülünç hem saldırgan hem zararlı hale geliyorlar. İnsanların özel hayatı halka anlatılmamalıdır. Halkın bu konularla hiçbir ilgisi yoktur. Fransa bu işi daha iyi idare ediyor. Orada boşanma davalarının ayrıntılarının, halkın eğlencesi veya dedikodusu haline gelmesine izin verilmez. Kamuya sadece şu kadar bilgi verilir: boşanma gerçekleşmiştir ve şu ya da bu tarafın başvurusuyla onaylanmıştır. Kısacası Fransa’da gazetecinin alanı sınırlandırılır, sanatçıya ise neredeyse tam özgürlük tanınır. Bizde ise bunun tam tersi geçerlidir: gazeteciye sınırsız özgürlük tanırız, ama sanatçıyı zincire vururuz. İngiliz kamuoyu, güzel şeyler üreten insanı kısıtlamaya çalışırken, gazeteciyi çirkin, iğrenç, tiksindirici gerçekleri satmaya zorlar. Böylece dünyadaki en ciddi gazetecilere, ama aynı zamanda en edepsiz gazetelere sahip oluruz. Buna “zorunluluk” demek abartı değildir. Bazı gazeteciler, belki gerçekten korkunç şeyler yayımlamaktan zevk alıyordur; ya da geçim derdindedirler, skandalları da düzenli gelir kaynağı olarak görürler. Ama eminim ki, eğitimli ve kültürlü bazı gazeteciler bunlardan tiksiniyor; bunun yanlış olduğunu biliyor, ama mesleklerinin hasta koşulları onları buna zorluyor — halkın iğrenç iştahını doyurmak için, diğer gazetecilerle rekabet etmek zorunda kalıyorlar. Bu, eğitimli bir topluluğun düşebileceği en aşağılık durumdur; eminim, çoğu bunu derinden hissediyordur.

Ancak, konunun gerçekten bayağı olan bu yönünü bir kenara bırakalım ve yeniden sanat üzerindeki halk denetimi meselesine dönelim, yani Kamuoyu’nun sanatçıya hangi biçimi kullanacağını, hangi tarzda çalışacağını, hangi malzemeyle yaratacağını dikte etmesi meselesine. Daha önce belirtmiştim ki, İngiltere’de halkın ilgilenmediği sanatlar, halkın müdahalesinden en iyi şekilde kurtulmuş olan sanatlardır. Ne var ki, halk tiyatroya ilgi duyuyor; son on, on beş yıl içinde tiyatroda belirli bir ilerleme kaydedilmiş olduğu için, şu noktayı vurgulamak önemlidir: Bu ilerleme tamamen, birkaç bireysel sanatçının halkın zevksizliğini ölçü kabul etmeyi reddetmesinden, sanatı sırf bir arz-talep meselesi olarak görmemesinden kaynaklanmıştır. Olağanüstü ve canlı kişiliği, içinde gerçekten hakiki bir renk unsuru barındıran üslubu, sıradan bir taklit üzerinde değil de hayali ve entelektüel yaratım üzerindeki olağanüstü gücüyle Bay Irving, eğer tek amacı halka istediğini vermek olsaydı, en sıradan oyunları en sıradan şekilde üretebilir ve bir insanın arzulayabileceği kadar başarı ve para kazanabilirdi. Ama amacı bu değildi. Onun amacı, belirli koşullar altında ve belirli sanat biçimleri içinde, kendi sanatsal mükemmelliğini gerçekleştirmekti. İlk başta birkaç kişiye hitap etti; şimdi ise çoğunluğu eğitti. Halkta hem zevk hem de mizaç yarattı. Halk onun sanattaki başarısını büyük ölçüde takdir ediyor. Ancak halkın, bu başarının, onların standardını kabul etmeyip Bay Irving’in tamamen kendi standardını gerçekleştirmesinden kaynaklandığını anlayıp anlamadığını sıklıkla merak ediyorum. Onların standardıyla Lyceum, Londra’daki bazı popüler tiyatroların şu anki hali gibi, bir tür ikinci sınıf bir sahne olurdu. İster anlasınlar ister anlamasınlar, gerçek şu ki, halkta bir dereceye kadar zevk ve mizaç yaratılmıştır ve halk bu nitelikleri geliştirme kapasitesine sahiptir. Öyleyse sorun şu: Neden halk daha medeni hale gelmiyor? Peki onları durduran nedir?

Onları durduran şey, tekrar söylenmeli ki, sanatçı ve sanat eserleri üzerinde otorite kurma arzusudur. Lyceum ve Haymarket gibi belirli tiyatrolara halk, uygun bir ruh hali içinde geliyor gibi görünüyor. Bu tiyatroların her ikisinde de kendi seyircilerinde -ki Londra’daki her tiyatronun kendi seyircisi vardır- Sanat’ın hitap ettiği mizacı yaratmayı başaran bireysel sanatçılar olmuştur. Peki, sanatın seslendiği bu mizaç nedir? Alıcı olma (receptivity) mizacıdır. Hepsi bu.

Bir insan, bir sanat eserine, sanatçı ya da eser üzerinde otorite kurma arzusu ile yaklaşırsa,
böyle bir ruh haliyle ona yaklaştığı anda, o eserden hiçbir sanatsal etki alamaz. Sanat eseri, izleyiciye hükmetmek içindir: izleyici, sanat eserine hükmetmek için değil. İzleyici alıcı olmalıdır. O, ustanın çalacağı keman olmalıdır. Ve kendi aptalca görüşlerini, kendi saçma önyargılarını, Sanat’ın ne olması veya olmaması gerektiğine dair kendi gülünç fikirlerini ne kadar tamamen bastırabilirse, söz konusu sanat eserini anlama ve takdir etme olasılığı o kadar artar. Bu, elbette, İngilizlerin kaba tiyatro seyircisi için çok açık bir gerçektir. Ama aynı ölçüde, “eğitimli insanlar” için de geçerlidir. Çünkü eğitimli bir kişinin Sanat hakkındaki fikirleri doğal olarak Sanat’ın geçmişte ne olduğundan çıkarılır, oysaki yeni bir sanat eseri, Sanat’ın hiçbir zaman olmadığı bir şey olarak güzeldir. Ve onu geçmişin ölçütleriyle değerlendirmek, onu kusursuz yapan şeyi reddetmek olur. Yeni ve güzel izlenimleri, hayal gücü aracılığıyla, yaratıcı koşullar altında alabilen bir duyarlığa sahip olmak… işte bir sanat eserini takdir edebilmenin tek yoludur. Ve bu, heykel ve resmin takdiri söz konusu olduğunda ne kadar doğruysa, tiyatro gibi sanatların takdiri söz konusu olduğunda daha da doğrudur. Çünkü bir tablo veya bir heykel Zaman ile savaş halinde değildir. Onun ardışıklığını dikkate almazlar. Tek bir anda bütünüyle kavranabilirler. Edebiyat söz konusu olduğunda ise bu farklıdır. Etkinin birliği gerçekleşmeden önce Zaman kat edilmelidir. Bu yüzden tiyatroda, oyunun ilk perdesinde olup biten bir şeyin gerçek sanatsal değerini seyirci, belki üçüncü ya da dördüncü perdede ancak kavrar. Peki aptal adam ne yapacak? Öfkelenip bağırarak oyunu mu bölecek, sanatçıyı mı rahatsız edecek? Hayır. Dürüst insan sessizce oturacak ve merak, heyecan ve belirsizliğin o hoş duygularını bilecektir. O, oyuna kaba bir öfkede kaybolmaya gitmez. O, oyuna sanatsal bir mizaç gerçekleştirmeye gider. O, sanat eserinin hakemi değildir; yalnızca onun huzuruna kabul edilmiş bir seyircidir. Ve eğer eser gerçekten güzelse, seyirci o güzelliğe dalarak kendini unutur — hem bilgisizliğinin hem de bilgiçliğinin egosunu. Tiyatroyla ilgili bu noktanın, sanırım, yeterince fark edilmediğini düşünüyorum. Eminim ki, Macbeth bugün ilk kez Londra’da sahnelenseydi, seyircilerin birçoğu, ilk perdedeki cadıların o grotesk sözleri ve gülünç ifadeleri yüzünde, oyuna şiddetle karşı çıkardı. Ama oyun bittiğinde fark ederlerdi ki, Macbeth’teki cadıların kahkahası, Lear’daki deliliğin kahkahası kadar korkunç, hatta Othello’daki Iago’nun kahkahasından bile korkunçtur. Sanatın hiçbir seyircisi, oyun izleyicisi kadar kusursuz bir alıcı ruh haline ihtiyaç duymaz. Seyirci otorite kurmaya kalktığı anda, sanatın da kendisinin de düşmanı olur. Sanat aldırmaz, acı çeken odur.

Romanda da durum aynıdır. Kitlesel otorite ve bu otoritenin tanınması ölümcüldür. Thackeray’ın Esmond adlı eseri, kendi zevki için yazdığından güzel bir sanat yapıtıdır. Oysa Pendennis, Philip ve hatta Vanity Fair gibi diğer romanlarında zaman zaman kamuoyunun varlığının fazla bilincinde olmuş, ya doğrudan onların sempatisini kazanmaya çalışarak ya da onlarla alay ederek eserlerine zarar vermiştir. Gerçek bir sanatçı kamuoyunu hiç mi hiç umursamaz. Kamuoyu onun için yok hükmündedir. O canavarı uyutacak veya besleyecek afyonlu ya da ballı kekleri yoktur. Bunu popüler romancılara bırakır. Bugün İngiltere’de elimizde tek bir eşsiz romancı var: Bay George Meredith. Fransa’da belki daha iyi sanatçılar vardır, ama hiçbirinin yaşamı onunki kadar engin, çok yönlü ve hayal gücüyle dolu bir bakışla anlatan bir romancısı yoktur. Rusya’da ise acının edebiyattaki yerini ondan daha canlı hisseden yazarlar bulunabilir; ama romanda felsefe Meredith’e aittir. Onun karakterleri yalnızca yaşamakla kalmaz; düşünürler de. Onlara sayısız açıdan bakılabilir.
Onlar çağrışımsal, sembolik, ruhu olan varlıklardır. Ve onları yaratan kişi, bu muhteşem, hızlı hareket eden figürleri, yalnızca kendi zevki için yaratmıştır. Hiçbir zaman halka “Ne istersiniz?” diye sormamış, onların isteğini umursamamış, onların yönlendirmesine izin vermemiştir. Kendi kişiliğini derinleştirerek, tamamen kendine özgü eserler vermeye devam etmiştir. İlk başta kimse onu fark etmedi. Bu önemli değildi. Sonra birkaç kişi fark etti. Bu onu değiştirmedi. Şimdi çoğunluk onu tanıyor. Fakat o hala aynı, eşsiz bir romancıdır. Dekoratif sanatlarda da durum farklı değildir. Halk, bir zamanlar “Uluslararası Kaba Zevk Sergisi” (Great Exhibition) diyebileceğimiz şeyin geleneklerine neredeyse acınacak bir inatla tutunuyordu. Bu gelenekler o kadar korkunçtu ki, insanların yaşadığı evler ancak körlerin ikametine uygundu. Sonra güzel şeyler üretilmeye, boyacının elinden güzel renkler akmaya, sanatçının zihninden güzel desenler dökülmeye başladı; güzel olanın değeri, önemi ve kullanımı ortaya kondu. Halk öfkelendi. Kızdılar, saçma sapan şeyler söylediler. Ama kimse bunları ciddiye almadı. Kimse zarar görmedi. Kimse kamuoyunun otoritesini tanımadı. Ve şimdi, neredeyse herhangi bir modern eve girdiğinde, bir iyi zevk işareti, çevreye verilen değeri, bir güzelliği takdir etme belirtisini görmemek imkansız. Gerçekten de insanların evleri bugün genellikle oldukça hoş. İnsanlar büyük ölçüde medenileşti. Ama adil olmak gerekirse, ev dekorasyonu ve mobilya alanındaki bu olağanüstü devrim, halkın bir anda ince bir zevk geliştirmesiyle olmadı. Asıl neden, bu eşyaları üreten ustaların, güzeli yaratmanın verdiği zevki fark etmeleri ve halkın önceki “çirkin ve bayağı” taleplerine karşı öylesine derin bir tiksinti duymalarıydı ki, halkı aç bırakarak dönüştürmekte karar kıldılar. Bugün artık birkaç yıl öncesinin o eski zevksiz evlerinden birini döşemek neredeyse imkansızdır —
ancak üçüncü sınıf bir pansiyonun ikinci el eşyalarını açık artırmadan toplarsan olur. Çünkü o tür şeyler artık üretilmiyor. İster kabullensinler ister reddetsinler, insanlar artık çevrelerinde güzel olan bir şeyler bulundurmak zorundalar. Neyse ki, sanat alanında otorite kurma hevesleri tam anlamıyla çökmüştür.

O halde, böyle meselelerde tüm otoritenin kötü olduğu aşikardır. İnsanlar bazen bir sanatçının hangi yönetim biçimi altında yaşamasının en uygun olduğunu sorar. Sanatçı için en uygun yönetim biçimi, hiçbir yönetimin olmadığı biçimdir. Onun ve sanatının üzerine yönelen otorite gülünçtür. Kimi zaman, despotluklar altında bile sanatçıların güzel eserler ürettiği söylenir. Bu tam olarak doğru değildir. Sanatçılar, zulmedilecek tebaalar olarak değil, gezgin harikalar yaratıcıları, büyüleyici avare kişilikler olarak despotları ziyaret etmişlerdir; ağırlanmak, büyülenmek, huzur içinde bırakılmak ve yaratmalarına izin verilmek için. Yine de zorba lehine söylenebilecek bir şey vardır: Despot bir bireydir, dolayısıyla kültür sahibi olabilir; oysa kalabalıklar, bir birey değil, bir canavardır ve kültürü yoktur. Bir imparator ya da kral, bir ressamın fırçasını yerden almak için eğilebilir; ama demokrasi eğildiğinde, sadece çamur atmak içindir. Üstelik, demokrasi eğilmek zorunda bile değildir; çamur atmak için zaten yeterince bataklığın dibindedir. Ama aslında, monark ile kalabalıkları birbirinden ayırmaya gerek yoktur; her türlü otorite aynı derecede kötüdür.

Üç tür despot vardır. Beden üzerinde zulmeden, ruh üzerinde zulmeden ve hem ruh hem beden üzerinde zulmeden despot. Birincisine Prens, ikincisine Papa, üçüncüsüne ise Halk denir. Prens kültürlü olabilir. Birçok Prens öyle olmuştur. Yine de Prens’te bir tehlike vardır. İnsan, Verona’daki o acı ziyafette Dante’yi, Ferrara’nın deli hücresinde Tasso’yu düşünür. Sanatçının Prenslerle yaşamaması daha iyidir. Papa da kültürlü olabilir. Birçok Papa öyle olmuştur; kötü Papalar da öyle. Kötü Papalar Güzelliği neredeyse tutkuyla, hatta iyi Papaların Düşünce’den nefret ettiği kadar büyük bir tutkuyla sevmiştir. Papalığın kötülüğüne insanlık çok şey borçludur. Papalığın iyiliğinin ise insanlığa ödenmesi gereken korkunç bir borcu vardır. Yine de Vatikan gök gürültüsünün retoriğini korumuş olsa da şimşeğinin gücünü yitirmiştir; sanatçının Papalarla yaşamaması daha iyidir. Bir Papa, Kardinaller meclisinde Cellini için şöyle demişti: “Ortak yasalar ve sıradan otorite, onun gibi insanlar için yaratılmamıştır.” Ama Cellini’yi zindana atan da orada öfkesinden delirten de yine bir Papaydı. Orada, kendi kendine hayaller kurdu; altın güneşin hücresine girdiğini gördü, ona öyle tutuldu ki kaçmaya kalkıştı. Kuleden kuleye tırmandı, şafakta başı dönerek yere düştü,
yaralandı, bir asma yetiştiricisi onu yapraklarla örttü ve güzel şeyleri seven birine götürdü. O da Cellini’ye baktı. Papa’larda da tehlike vardır. Ve Halk? Onlar ve onların otoritesi hakkında ne denebilir? Belki de bu konuda yeterince şey söylendi. Onların otoritesi —kör, sağır, çirkin, gülünç, trajik, iğrenç ve aynı zamanda ciddi bir şeydir. Sanatçının Halkla yaşaması imkansızdır. Bütün zorbalar rüşvet verir. Ama Halk, rüşvet verir ve ardından vahşileştirir. Kim onlara otorite kullanmalarını söyledi? Onlar yaşamak, dinlemek ve sevmek için yaratılmışlardı. Birileri onlara büyük bir kötülük etti. Kendilerini, kendi aşağılarının taklidine girişerek mahvettiler. Prensin asasını aldılar ama nasıl kullanacaklardı? Papanın üçlü tacını taktılar ama onun yükünü nasıl taşıyacaklardı? Onlar, kalbi kırık bir soytarıya,
ruhu henüz doğmamış bir rahibe benzerler. Güzelliği seven herkes, onları acıyla seyretsin.
Kendileri güzelliği sevmeseler de hiç değilse kendilerine acımayı öğrensinler. Kim öğretti onlara bu zorbalık oyununu?

Söylenecek daha birçok şey vardır. Rönesans’ın neden büyük olduğunu gösterebiliriz çünkü hiçbir toplumsal sorunu çözmeye kalkmadı, böylesi şeylerle uğraşmadı, bunun yerine bireyin özgürce, güzellikle ve doğal biçimde gelişmesine izin verdi. Ve bu yüzden hem büyük sanatçılar hem de büyük insanlar yarattı; her biri kendine özgü, kendine ait biricik ruhlardı. Yine, XIV. Louis’nin modern devleti kurarken nasıl sanatçının bireyselliğini yok ettiğini gösterebiliriz; nasıl her şeyi tekdüze bir tekrarın canavarca biçimine soktuğunu, kuralcılığın sıradanlığıyla her şeyi değersizleştirdiğini,ve Fransa’da ifade özgürlüğünün bütün o ince çeşitliliğini, güzellikte geleneği tazeleyen, yeni biçimleri eski formla kaynaştıran o canlı kıvraklığı nasıl yok ettiğini söyleyebiliriz. Ama geçmişin hiçbir önemi yok. Şimdinin de yok. Bizim ilgilenmemiz gereken gelecektir. Çünkü geçmiş, insanın olmaması gereken şeydir. Şimdi, insanın olmaması gereken şeydir. Ama gelecek, işte o, sanatçıların ta kendisidir.

Elbette, burada ortaya konan böyle bir düzenin tamamen ‘uygulanamaz’ olduğu ve insan doğasına aykırı olduğu söylenecektir. Bu tamamen doğrudur. Pratik dışıdır ve insan doğasına aykırıdır. Tam da bu yüzden uygulanmaya değerdir ve tam da bu yüzden önerilmektedir. Uygulanabilir bir düzen nedir ki? Uygulanabilir bir düzen, ya halihazırda var olan bir düzendir ya da mevcut koşullar altında gerçekleştirilebilecek bir düzendir. Oysa itiraz edilen şey tam da bu mevcut koşullardır; dolayısıyla bu koşulları kabul edebilecek herhangi bir düzen yanlış ve aptalcadır. Bu koşullar ortadan kalkacak ve insan doğası değişecektir. İnsan doğası hakkında gerçekten bildiğimiz tek şey, onun değiştiğidir. Değişim, onun hakkında söyleyebileceğimiz tek kesin niteliktir. Başarısız olan sistemler, insan doğasının kalıcılığına değil, onun büyümesine ve gelişimine güvenmeyenlerdir. XIV. Louis’nin hatası da buydu: İnsan doğasının hep aynı kalacağını sandı. Bu hatasının sonucu Fransız Devrimi oldu. Ne muhteşem bir sonuçtu! Zaten hükümetlerin bütün hatalarının sonuçları her zaman hayranlık vericidir.

Şunu da belirtmek gerekir ki Bireycilik, insana, başkalarının isteğini yerine getirmeyi “görev” diye adlandıran o hasta ahlak söylemleriyle gelmez; ya da ilkel kurban geleneklerinden kalma bir kalıntı olan, “kendini feda etmek” denilen o korkunç safsatayla da gelmez. Aslında Bireycilik, insandan hiçbir talepte bulunmaz. İnsana dışarıdan gelmez; doğal olarak, kaçınılmaz biçimde insanın içinden doğar. Bu, tüm gelişimin yöneldiği noktadır. Tüm canlıların büyüdükçe ayrıştığı, farklılaştığı biçimdir. Hayatın her biçiminde içkin olan o mükemmelliğin adıdır ve her yaşam biçimi ona doğru hızlanır. Dolayısıyla Bireycilik, insana hiçbir zorbalık uygulamaz. Tam tersine, insana hiçbir zorbalığa boyun eğmemesi gerektiğini söyler. İnsanları “iyi” olmaya zorlamaya çalışmaz. Çünkü bilir ki, insanlar kendi hallerine bırakıldıklarında zaten iyidir. İnsan, Bireyciliği kendi içinden geliştirecektir. Nitekim, insanlık bugün bunu geliştirmektedir. Bireyciliğin “uygulanabilir” olup olmadığını sormak,
evrimin uygulanabilir olup olmadığını sormak gibidir. Evrim, yaşamın yasasıdır; evrim, yalnızca Bireyciliğe doğru ilerler. Bu eğilimin kendini göstermediği yerde, ya büyüme yapay biçimde durdurulmuştur ya bir hastalık vardır ya da ölüm.

Bireycilik aynı zamanda bencillikten uzak ve yapmacıksız olacaktır. Otoritenin olağanüstü baskısının sonuçlarından birinin, kelimelerin öz, basit anlamlarından tamamen saptırılması ve zıt anlamlarını ifade etmek için kullanılması olduğu daha önce de belirtilmişti. Sanat için geçerli olan şey, yaşam için de geçerlidir. Bugün bir insan, nasıl giyinmek istiyorsa öyle giyindiğinde “yapay” olmakla suçlanır. Oysa bu, en doğal davranıştır. Bu konudaki gerçek yapaylık, kişinin kendini komşusunun zevkine göre giydirmesidir ki komşusunun zevki, çoğunluğun zevki olduğu için, muhtemelen oldukça aptalcadır. Yine, bir insan hayatını kendi kişiliğini en dolu şekilde gerçekleştirecek biçimde yaşarsa, “bencil” denir. Ama bu, herkesin yaşaması gereken yoldur. Bencillik, insanın istediği gibi yaşaması değil, başkalarından kendisinin istediği gibi yaşamalarını talep etmesidir. Ve özgecilik(unselfishness) ise, başka insanların hayatlarını kendi hallerine bırakmak, onlara müdahale etmemektir. Bencillik, etrafında mutlak bir tek tiplik yaratmaya çalışır. Özgecilik ise sonsuz çeşitliliğin ve farklılığın güzelliğini tanır, kabul eder, bundan zevk alır. Kendi başına düşünen biri bencil değildir. Kendisi için düşünmeyen biri zaten hiç düşünmez. Asıl bencillik, başkalarının da bizimle aynı şekilde düşünmesini istemektir. Neden öyle düşünsünler ki? Eğer gerçekten düşünebiliyorlarsa, muhtemelen farklı düşüneceklerdir. Eğer düşünemiyorlarsa, onlardan her tür düşünceyi beklemek zaten canicedir. Kırmızı bir gül, kırmızı bir gül olmak istediği için bencil değildir. Bahçedeki diğer tüm çiçeklerin de hem kırmızı hem de gül olmasını isteseydi, bu korkunç derecede bencilce olurdu. Bireycilik altında insanlar oldukça doğal ve kesinlikle bencillikten uzak olacaklar, kelimelerin anlamlarını bilecekler ve onları özgür, güzel hayatlarında gerçekleştireceklerdir. İnsanlar şimdi oldukları gibi benmerkezci de olmayacaklar. Çünkü benmerkezci, başkaları üzerinde hak iddia eden kişidir ve Bireyci bunu yapmayı arzulamayacaktır. Bu ona zevk vermeyecektir. İnsan, Bireyciliği gerçekleştirdiğinde, sempatiyi de gerçekleştirecek ve onu özgürce ve kendiliğinden uygulayacaktır. Bugüne dek insan sempatiyi neredeyse hiç geliştirmedi. Yalnızca acıya sempati duymayı öğrendik. Tüm sempatiler iyidir ama ıstıraba sempati, en az iyi olanıdır. İçinde hep bir benmerkezcilik vardır; hatta kolayca hastalıklı bir hal alabilir. İçinde kendi güvenliğimiz için belli bir korku unsuru vardır. Kendimizin de cüzzamlı ya da kör gibi olabileceğimizden ve hiç kimsenin bize bakmayacağından korkar hale geliriz. Oysa böyle bir sempati sınırlayıcıdır. İnsan, yalnızca hayatın yaralarına değil,
hayatın neşesine, güzelliğine, enerjisine, sağlığına ve özgürlüğüne de sempati duymalıdır. Elbette sempati ne kadar genişse, o kadar zordur. Daha fazla bencillikten uzak olmayı gerektirir. Herhangi biri bir arkadaşının ıstıraplarına sempati duyabilir, ama bir arkadaşının başarısına sempati duymak çok ince bir doğa gerektirir – aslında, tam da gerçek bir Bireyci’nin doğasını gerektirir.

Günümüz dünyasının rekabet baskısı ve mevki hırsı içinde, böylesi bir sempati doğal olarak enderdir; üstelik, her yerde hakim olan ve belki de İngiltere’de en tiksindirici biçimini alan tek tiplik ve kurallara körü körüne uyum gibi ahlaksız bir ideal tarafından neredeyse tamamen bastırılmış durumdadır.

Elbette her zaman acıya sempati duyulacaktır. Bu, insanın ilk içgüdülerinden biridir. Bireysellik taşıyan hayvanlar, yani daha yüksek türler, da bu duyguyu bizimle paylaşır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, neşeye duyulan sempati dünyadaki neşe toplamını artırırken, acıya duyulan sempati acının miktarını gerçekten azaltmaz. İnsanın kötülüğe daha iyi katlanmasını sağlayabilir, ama kötülük varlığını sürdürür. Vereme sempati duymak veremi iyileştirmez; bunu Bilim yapar. Sosyalizm yoksulluk sorununu, Bilim de hastalık sorununu çözdüğünde, duygusalcılığın alanı daralacak ve insanın sempatisi geniş, sağlıklı ve kendiliğinden olacaktır. İnsan, başkalarının neşeli yaşamlarını seyretmekten zevk alacaktır. Çünkü geleceğin Bireyciliği kendini neşe aracılığıyla geliştirecektir. İsa toplumu yeniden inşa etmeye hiç kalkışmadı ve sonuç olarak insana vaaz ettiği Bireycilik ancak acı veya yalnızlık yoluyla gerçekleştirilebilirdi. İsa’ya borçlu olduğumuz idealler, toplumu tamamen terk eden veya topluma kesinlikle direnen insanın idealleridir. Ama insan doğası gereği toplumsaldır. Thebais çölü bile sonunda insanlarla doldu.2 Ve münzevi kişiliklerini gerçekleştirse de, bu şekilde gerçekleştirdikleri genellikle yoksullaşmış bir kişiliktir. Buna karşılık, acının insanın kendini gerçekleştirmesinin bir yolu olduğu yönündeki o korkunç gerçek, dünya üzerinde büyüleyici bir etki yaratmıştır. Vaaz kürsülerinde sığ konuşmacılar ve düşünürler, dünyanın zevke taptığını söyler ve bundan yakınırlar. Oysa dünyanın tarihi boyunca, onun idealinin sevinç ve güzellik olduğu nadirdir.
Acıya tapınma, dünyayı çok daha sık yönetmiştir. Orta Çağ, azizleri ve şehitleriyle, kendini yaralamaya olan tutkusu, kamçılarla kendini dövmesi, bıçaklarla bedenini kesmesiyle Orta Çağ’ın zihniyeti gerçek Hristiyanlıktır ve Orta Çağ’ın İsa’sı da gerçek İsa’dır. Rönesans dünyaya doğduğunda, yaşamın güzelliğini ve yaşamanın sevincini getirdiğinde, insanlar İsa’yı artık anlayamadılar. Sanat bile bize bunu gösterir: Rönesans ressamları, İsa’yı bir sarayda ya da bahçede başka bir çocukla oynayan küçük bir çocuk olarak, ya da annesinin kucağında bir çiçeğe, bir kuşa, annesinin gülümsemesine gülümseyen biri olarak resmettiler;
ya da dünyada asilce yürüyen soylu bir figür olarak; ya da ölümden hayata bir çeşit vecd içinde yükselen harikulade bir varlık olarak. Onu çarmıhta çizdiklerinde bile, onlara göre o kötü insanların acı çektirdiği güzel bir tanrıydı. Ama aslında İsa onları çok da meşgul etmedi. Onları asıl büyüleyen, hayran oldukları erkekleri ve kadınları resmetmek, bu güzel dünyanın güzelliğini göstermekti. Pek çok dinsel tablo yaptılar, aslında, fazla fazla yaptılar. Bu tekdüzelik, konuların ve figürlerin tekrar edilişi, sanatı yordu ve yozlaştırdı. Bu, kamu otoritesinin sanat üzerindeki etkisinin bir sonucuydu ve üzücüydü. Ama ruhları o konulara ait değildi. Raffaello, Papa’nın portresini çizdiğinde büyük bir sanatçıydı. Ama Madonna’larını ve çocuk İsa’larını çizdiğinde, hiç de büyük bir sanatçı değildi. Çünkü İsa’nın Rönesans’a verecek bir mesajı yoktu. Rönesans, onun öğretisiyle taban tabana zıt bir ideal getirdiği için harikaydı. Ve eğer gerçek İsa’nın temsilini bulmak istiyorsak, onu Orta Çağ sanatında aramalıyız. Orada o, sakatlanmış ve çirkin; bakması hoş olmayan biridir, çünkü Güzellik bir neşedir; yırtık giysiler içinde olan biridir, çünkü bu da bir neşe olabilir: o, muazzam bir ruha sahip bir dilencidir; o, ruhu tanrısal bir cüzzamlıdır; o ne mülke ne de sağlığa ihtiyaç duyar; o, mükemmelliğini acı aracılığıyla gerçekleştiren bir Tanrı’dır.

İnsanın evrimi yavaştır. İnsanın adaletsizliği ise büyüktür. Bu yüzden, acı, kendini gerçekleştirme biçimi olarak öne çıkarılmak zorundaydı. Bir avuç Rus sanatçı, kendilerini sanatta gerçekleştirdiler; ama onların kurgusu, ton olarak Orta Çağ’a yakındır çünkü onların eserlerinde baskın olan nota, acı aracılığıyla insanın kendini gerçekleştirmesidir. Ama sanatçı olmayanlar için, yani yaşamı yalnızca “gerçek hayat” olanlar için, acı mükemmelliğe açılan tek kapıdır. Rusya’daki mevcut yönetim sistemi altında mutlu yaşayan bir Rus, ya insanın ruhu olmadığına ya da varsa bile, onun geliştirmeye değmez olduğuna inanmalıdır. Ama bir Nihilist, otoriteyi kötülüğün kaynağı olarak görüp reddeden ve acıyı kucaklayan, çünkü onun aracılığıyla kişiliğini gerçekleştiren bir nihilist, gerçek bir Hristiyan’dır. Onun için Hristiyan ideal gerçek bir şeydir.

Ve yine de İsa, otoriteye isyan etmedi. Roma İmparatorluğu’nun imparatorluk otoritesini kabul etti ve haraç ödedi. Yahudi Kilisesi’nin dini otoritesine katlandı ve onun şiddetini kendi şiddetiyle püskürtmek istemedi. Daha önce de söylediğim gibi, toplumu yeniden inşa etmek için bir planı yoktu. Ama modern dünyanın planları var. Yoksulluğu ve onun beraberinde getirdiği ıstırabı ortadan kaldırmayı öneriyor. Acıyı ve acının beraberinde getirdiği ıstırabı bertaraf etmek istiyor. Yöntemleri olarak Sosyalizm’e ve Bilim’e güveniyor. Amacı, sevinç aracılığıyla kendini ifade eden bir Bireycilik yaratmaktır. Bu bireycilik, bugüne dek var olmuş her bireycilikten daha geniş, daha zengin, daha güzel olacaktır. Acı, mükemmelliğin nihai yolu değildir. Yalnızca geçici bir araçtır, bir itiraz biçimidir. Yanlış, sağlıksız ve adaletsiz koşullara karşı bir tepkidir. Ama o yanlışlar, hastalıklar ve adaletsizlikler ortadan kalktığında, acının da bir anlamı kalmayacaktır. İşi bitmiş olacaktır. Ve O büyük bir işti
ama artık neredeyse tamamlanmak üzeredir. Acının hüküm alanı, her geçen gün biraz daha daralıyor.

İnsan, acıyı da hazzı da özlemeyecektir. Çünkü insanın aradığı aslında ne acıdır ne de haz…
sadece Yaşam’dır. İnsan yoğun, dolu, kusursuz bir biçimde yaşamak istemiştir. Bunu, başkaları üzerinde hiçbir baskı kurmadan ve hiçbir baskıya boyun eğmeden yapabildiği zaman; tüm eylemleri kendisine zevk verdiği zaman, daha aklı başında, daha sağlıklı, daha uygar ve daha kendisi olacaktır. Haz, doğanın sınavıdır; onun onay işaretidir. İnsan mutlu olduğunda, hem kendisiyle hem çevresiyle uyum içindedir. Sosyalizm, ister istesin ister istemesin, yeni bireyciliğin hizmetinde çalışmaktadır. Bu yeni bireycilik mükemmel bir uyum olacaktır. Yunanlıların aradığı şey de buydu ama köleleri olduğu ve onları besledikleri için bunu ancak düşüncede gerçekleştirebildiler. Rönesans da bunu aradı, ama köleleri olduğu ve onları aç bıraktığı için ancak sanatta gerçekleştirebildi. Bu kez, yeni bireycilik tam ve bütün olacak ve onun aracılığıyla her insan kendi mükemmelliğine ulaşacaktır. Yeni bireycilik, yeni bir Helenizmdir.

1 Orijinal metinde: ‘’East End’’ ifadesi geçiyor. Londra’nın doğusu. Yazarın döneminde görece fakir bir bölge olduğundan empatik bir amaçla kullanmış olmalı.

2 Thebaid: Eski Mısır’da Thebai yakınlarındaki çöl bölgesi. Hristiyanlıkta erken dönem münzevileri (çöl keşişleri) burada inzivaya çekilmişlerdir. Buradaki ifade, en münzevi yerlerin bile zamanla insanlarla dolduğunu, insanın doğal olarak sosyal bir varlık olduğunu belirtir.

Bir Cevap Yazın

karga kolektİf sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin