
Çeviren: Cavi
Tarih: 4 Ocak 2026
Kaynak: 6 Ocak 2026 tarihinde şu adresten erişildi:
https://anarchistnews.org/content/volcano-group-shutting-down-fossil-fuel-power-plants-diy-have-couragehttps://anarchistnews.org/content/volcano-group-shutting-down-fossil-fuel-power-plants-diy-have-courage
Notlar:
Çevirmenin notu: Bu bildiri (ilk olarak https://de.indymedia.org/node/565575 adresinde yayımlanmıştır.) açıklama gerektiren birkaç ifade kullanmaktadır. Bunlardan ilki, burada “DIY (kendin yap / el emeği)” olarak çevirdiğim “Handarbeit” ifadesidir. Bu bağlamda Handarbeit (elle yapılan iş), otonomist çevrelerde özel bir anlama sahiptir, örneğin “Antifa Bleibt Handarbeit” (Antifa el emeği olarak kalır) ifadesinde olduğu gibi. Bu ifade hem şunu anlatır: Bu işi kendin yapman gerekir, senin yerine yapılamaz; hem de kelimenin tam anlamıyla ellerini kullanman gerektiğini vurgular.
Bildiri ayrıca sıkça “Imperiale Lebensweise” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifade kelimesi kelimesine “emperyal yaşam tarzı” olarak çevrilebilir ancak daha nüanslı bir anlama sahiptir. Alman siyaset bilimciler tarafından ortaya atılmış bir kavramdır ve eşitsizlik üzerine kurulu, geniş ölçekli bir toplumsal örgütlenme biçimini tanımlar – küresel Kuzey’in, küresel Güney’in sömürüsüne dayandığı bir düzeni ifade eder. Bu kavramın kullanımı; büyüme odaklı kapitalizme, devlet biçimlenmelerine ve bunların gündelik yaşama yansıyan etkilerine yönelik bir eleştiriyi de ima eder.”
Volcano Group
Shutting down fossil-fuel power plants is DIY. Have courage!
Aşağıdaki açıklamayı dün, 3 Ocak 2026 tarihinde Spiegel, taz, RBB24, RBB Fernsehen ve Radio Eins’e gönderdik. Politik hesaplamalar nedeniyle açıklamamız, bugün itibarıyla Radio Eins’te sabah 05.30’da yapılan kısa bir yayın dışında kamuoyuna açıklanmadı. Ardından, müdahalemizin sonrasında tüm alıntılar ortadan kaldırıldı. Bu durum; Stromnetz Berlin, Berlin kenti, iş dünyası, polis ve diğer siyasi aktörler gibi politik sorumluluk taşıyanların çıkarına değildir. İletişime geçilen medya kuruluşları da herhangi bir gerekli tartışmayı engelleyerek buna uygun hareket etmektedir.
Stromnetz Berlin, kablo köprüsünde çıkan yangının yol açtığı zararı başlangıçta olduğundan küçük göstermeye çalıştı. Asıl soru olan Stromnetz Berlin’in yaklaşık 50.000 hanede yaşanan elektrik santrali sabotajının etkilerini pahalı elektrik sağlayarak telafi edebilmişken bunun neden Nikolassee, Wannsee, Zehlendorf ve Lichterfelde’nin bazı bölümlerindeki yaklaşık 40.000 hane için mümkün olmadığı sorusu, Stromnetz’in kamuoyuna karşı yanıtlaması gereken bir sorudur. Top artık Stromnetz Berlin’in sahasındadır.
Daha az varlıklı ve daha savunmasız nüfus kesimlerine verilen rahatsızlık nedeniyle bir kez daha içten özürlerimizi iletmek isteriz. Bu kişiler bu eylemin hedefi değildi. Kamuoyundan karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma talep ediyoruz. Özellikle bakıma muhtaç kişiler ve aileleri, yoksul mahalle sakinleri, yalnız yaşayanlar ve durum karşısında bunalanlar için destek rica ediyoruz.
Daha önce de belirtildiği gibi bölgede bulunan çok sayıdaki villanın sahiplerine, emlak şirketlerine, elçiliklere ve diğer seçkin, varlıklı kesimlere yönelik sempatimiz sınırlıdır. Zenginler ve onların benmerkezci, toplum karşıtı yaşam tarzları şu anda gezegeni yok etmektedir.
Gazla çalışan enerji santraline yönelik sabotaj, diğer şeylerin yanı sıra Almanya’da fosil gaz santrallerinin genişletilmesine karşı gerekli bir önlemdir. Açıklamamızda, zenginlik, emperyal yaşam tarzı ve yaşam koşullarımızın yok edilmesi arasındaki bağlantıları ortaya koyuyoruz ve bunlara hepimizin karşı çıkması gerektiğini vurguluyoruz.
Bremer Straße sakinlerinden gizliliği korumalarını rica ediyoruz. Ek doğrulama için: Kablo köprüsünün altında yaklaşık 64 boru bulunmaktaydı; bunların büyük çoğunluğu yüksek gerilim kabloları taşıyordu. Kısa devre oluşmasını sağlamak amacıyla bunları dört inşaat kazığı ile birbirine bağladık.
[medyaya gönderilen orijinal mektubun başlangıcı]
GİRİŞ
Volcano Group: İktidardakilerin elektriğini kesmek
YENİ YIL MESAJI 2026. CESARET EDİN!
Zenginleri artık finanse edemeyiz.
Emperyal yaşam tarzının sonunu başlatabiliriz.
Yeryüzünün yağmalanmasını durdurabiliriz.
Enerji açgözlülüğü uğruna dünya tüketiliyor, kurutuluyor, yakılıyor, talan ediliyor, yerle bir ediliyor, tecavüze uğruyor ve yok ediliyor. Sıcaklık nedeniyle bütün bölgeler yaşanamaz hâle geliyor. Kelimenin tam anlamıyla yanıp kül oluyorlar veyahut seller sırasında veya deniz seviyesinin yükselmesiyle yaşam alanları dalgaların altında kayboluyor. Fosil yakıtlı enerji santrallerini kapatmak el emeğidir (DIY). Cesaret edin. Bu yıkımı durdurmamız gerektiğini biliyoruz. Yalnız olmadığımızı biliyoruz. Para, iktidar ve yıkım hırsının yerine yaşam için alan açan bir dünyaya dair umudu kaybetmeyin. Dün gece Berlin-Lichterfelde’deki gazla çalışan enerji santralini başarıyla sabote ettik. Bu eylem, Wannsee, Zehlendorf ve Nikolassee’nin daha varlıklı semtlerinde elektrik kesintilerine yol açtı. Elektrik kesintileri eylemin amacı değildi; hedef fosil yakıt endüstrisiydi. Berlin’in güneybatısında yaşayan daha az varlıklı insanlardan özür diliyoruz. Bu semtlerdeki çok sayıdaki villa sahibine yönelik sempatimiz ise sınırlıdır. Bunun nedenini aşağıdaki metnimizde açıklıyoruz. Kamu yararına gerçekleştirdiğimiz eylem toplumsal açıdan faydalıdır. Bu konuya eyleme ilişkin mektubumuzda da daha ayrıntılı biçimde değiniyoruz.
Gazla çalışan enerji santraline yönelik saldırı, yeryüzünü ve yaşamı savunan herkesle kurulan bir meşru savunma ve uluslararası dayanışma eylemidir. “Teknolojik saldırıya” hizmet eden ve yeryüzünün tahribatını teşvik eden altyapılar sabote edilebilir. Fosil yakıta dayalı enerji üretimi durdurulabilir. Berlin gibi “akıllı şehir” metropollerinin önü kesilebilir. Bu felaket senaryosuna dayalı akıllı şehir vizyonunun bir yapıtaşı olan Stromnetz Berlin hedef alınmıştır.
İnsan yaşamına yönelik her türlü riski her koşulda dışladığımızı özellikle belirtmek isteriz.
Ayrıntılı açıklamamız ektedir.
YENİ YIL MESAJI 2026. CESARET EDİN!
İktidar hırsı, enerji hırsı, yıkım hırsı.
Enerji açgözlülüğü uğruna yeryüzü sömürülüyor, kurutuluyor, yakılıyor, talan ediliyor, yerle bir ediliyor, tecavüze uğruyor ve yok ediliyor. Sıcaklık nedeniyle bütün bölgeler yaşanamaz hâle geliyor. Kelimenin tam anlamıyla yanıp kül oluyorlar veyahut seller sırasında veya deniz seviyesinin yükselmesiyle yaşam alanları dalgaların altında kayboluyor. Pasifik’teki Tuvalu’nun binlerce sakini şimdiden Avustralya’ya sığınma arayışında.
Geçtiğimiz yıl atmosferdeki CO₂ yoğunluğu, milyonda 423,9 parça karbondioksite yükseldi; bu, şimdiye kadarki tüm rekorları aşan bir değer. Aynı zamanda iklim bilimciler, küresel ısınma nedeniyle devasa transatlantik okyanus akıntılarının er ya da geç çökeceği konusunda hemfikir. Bugüne kadar Kuzey’e ılıman bir iklim sağlayan bu okyanus akıntılarının çöküşü, bizi bekleyen felaketin yalnızca bir parçasıdır. Bu yıkımın boyutu ise basitçe görmezden geliniyor; soyutlanıyor ve küresel iklim konferanslarında, yıkımın ölçeği tabloların ve niyet beyanlarının içinde kaybolana dek tartışılıyor.
Ancak enerji açlığı doymak bilmiyor; yapay zekâyı beslemek için – ki bu yapay zekâ daha sonra klişeler ve saçmalıklar kusarak bizi şaşırtıyor, yönümüzü kaybettiriyor ve/veya manipüle ediyor – yeryüzünün kabuğunu ve hayatlarımızı da içine alarak her şeyi yutuyor. Bu arada yapay zekânın önceki veriler üzerinde her yeni “eğitimiyle” birlikte dil, ifade ve canlılık giderek azaltılıyor, sakatlanıyor ve sınırlandırılıyor.
Verilerimizi sözde “bulutlara” besliyoruz; oysa bunlar, devasa miktarda enerji tüketen veri merkezleri ve sunucu çiftliklerinden başka bir şey değil. Bunlar aynı zamanda içme suyumuzu tüketiyor ve ekranlarımızı işe yaramaz, sözde önemli spam’lerle bombardımana tutan sayılar üretiyor – ta ki komşumuzun gözlerinin içine bakmayı nasıl unuttuğumuzu fark etmeyene kadar. – Bu küçük cihazlara bağımlı hâle gelmiş olarak, her an bir emoji göndermeye ve “Büyük Birader”i beslemeye hazırız; onun algoritması normdan sapmalarımızı kaydediyor ve biz henüz düşünmeyi bitirmeden arama sorgularımıza yanıt veriyor. Arkadaşlarımızın arasında oturuyoruz ama akışlar (reels vb. algoritmalardan söz ediliyor.) bizi yutuyor; gerçek sohbetler etmek yerine cihazlarımızın içine gömülüyoruz. Kendi izlenmemizi kendimiz yönetiyoruz ve bu izlenme total hâle geliyor.
Teknoloji şirketleri, gücü elinde tutan erkeklerin elinde. Makinelerin süzüp önümüze servis ettiği renkli görüntüleri tüketiyoruz; ekranlarımızın karşısında yalnızlık ve yabancılaşmadan açlıktan kırılıyoruz. “Kaydıran zombilere” dönüşüyoruz; trafikte birbirimizi deviriyoruz. Giderek var olma hakkımızı, ancak kurallarına boyun eğdiğimiz ve hayatlarımızı sosyal medyaya, sohbete ve yapay gerçekliklere taşıdığımız sürece tanıyan dijital bir sistemin tutsaklarıyız. Dijital dünyaya erişim olmadan para alamıyor, bilet ayırtamıyor ya da nakitle hiçbir şey satın alamıyoruz. Dijital dünyaya erişemeyenler giderek daha fazla dışlanıyor ve “normal” görünen şeylerle bağlarını kaybediyor. Başımıza ne geleceğinden korkuyoruz; bizi izleyen, denetleyen, gözetleyen ve manipüle edenlerin gücünü kesmek ve cihazlarımızı kapatmak yerine, ekranlarımızın içine daha da derinlemesine gömülüyoruz. Edward Snowden’ın hayatını riske atarak yayılması için mücadele ettiği bilgilere karşı kendimizi kör ediyoruz. Gezegenin yaşam destek sisteminin gözlerinin önünde yandığını gören Yerli halkların ve çiftçilerin çığlıklarına kulaklarımızı tıkıyoruz. Aksine, yaptığımız her paylaşımla etrafımızı saran ve her yıl sıcaklıkları yeni rekorlara taşıyan ateşi daha da besliyoruz. Bir gün, sadece parlayan ekranların ya da işlevsiz cihazların karşısında, susuzluktan ve açlıktan ölerek oturuyor olacağız. Bunu hayal etmek artık zor değil.
Bir çıkış yolunu bildiğimizi iddia etmiyoruz, ancak, bildiğimiz bir şey var: Bu yıkımı durdurmak zorundayız. Yayılmaya başlayan o korku terini tattığımızda, kaçış kalmadığında, hazcılık artık bizi cezbedemez. İleriye giden bir yol yok, geri dönüş yok; yalnızca insanlık olarak kendimizi sürüklediğimiz yerin dehşeti var. Geriye, hayatta kalanlardan, gelecek kuşaktan gelen şu soru kalıyor: Ne olacağını görüyordunuz, peki bunu engellemek için gerçekten ne yaptınız?
Lütfen siyasi partileri önermeyin. Kahverengi gömlekli “alternatiften”, çizgili takım elbise ve elbiseler giymiş hâllerinden de söz etmeyin, ne Yeşillerden ne de Sol’dan bahsedin. Sorunu çözeceği varsayılan ekonomi ve serbest piyasayı da önermeyin. Ekonomi ve siyaset her gün ölümle, diktatörlüklerle ve kasaplarla muhatap olur. Enerji ihtiyacımızı karşılamak söz konusu olduğunda tüm kaygılar ortadan kalkar. Rusya hâlâ “Nord Stream 1” üzerinden Avrupa’ya gaz tedarik ediyor ve ABD Venezuela’nın petrolünü istiyor. Bu yüzden askeri saldırılar gerçekleşiyor; kaya gazı (fracking) dünyanın dört bir yanından gemilerle taşınıyor. Şu anda bunun %79’u ABD’den geliyor! Oysa fracking son derece çevre yıkıcıdır. Daha çıkarım aşamasında bile %6–10 oranında metan kaybı olduğu varsayılır; bu da atmosferi daha fazla ısıtır.
Almanya’da yakılan gazın %95’i ithal ediliyor. İklim zirvelerinde yalnızca stratejik, içi boş sözler duyuluyor; çünkü petrol üreten ülkeler iklim korumayla değil parayla ilgileniyor. Büyük kentler politikalarını para ve büyüme üzerine kurdukları için, Avrupa’daki lobicilere fiilen içten yanmalı motorların aşamalı olarak kaldırılmasının iptali armağan ediliyor.
Örneğin Almanya Ekonomi Bakanı Katharina Reiche, Federal Ulaştırma Bakanlığı’nda müsteşar olarak görev yapmış, Belediyelere Ait İşletmeler Birliği (VKM) için lobicilik yapmış ve E.ON’un iştiraki Westenergie’de yöneticilik yapmıştır. Bakan Reiche kendisini hidrojen yanlısı olarak sunmakta, ancak esas olarak doğal gaza dayanmaktadır. 2031 yılına kadar şebekeye bağlanması planlanan, toplam 10 gigavat kapasiteli ek gaz santralleri için ihaleler açmayı planlamaktadır; bu da yaklaşık 25 yeni santral anlamına gelmektedir. Bu yeni gaz santralleri için 20 milyar avro ayrılmıştır.
Reiche ayrıca Almanya’nın iklim nötrlüğü hedefini 2045’ten 2050’ye ertelemeyi de tercih etmektedir.
İnsan kaynaklı iklim yıkımının asıl sorumluları, en çok acı çekenler; sağlıkları ve hayatlarıyla bedel ödeyenler değildir. En ağır bedeli şimdiden Küresel Güney halkları ödemektedir. Küresel Kuzey ülkeleri – ve yakında Çin de dâhil olmak üzere – herkesin kaderine karar vermektedir.
Komünist, ırkçı ve ataerkil bir diktatörlük olarak Çin, “nadir toprak elementleri”ni kullanarak hizaya girmeyen ülkeleri şantajla baskı altına alabilmekte; ülkeleri, kültürleri ve siyasal sistemleri bu yeni diktatoryal dünya gücünün kozasına yavaş yavaş sarabilmektedir. Dünyada rafine edilen nadir toprak elementlerinin %85’inden fazlası Çin’den gelmektedir. Sorun zenginlerdir; dünyayı Doğu’da, Batı’da, Güney’de ve Kuzey’de ateşe verenler süper zenginlerdir. Dünya genelinde süper zenginlerin yatırımlarının %60’ı gaz ve petrole gitmekte; yaklaşık 300 süper zengin, dünyadaki en yoksul 110 ülkenin toplamından daha fazla CO₂ salmaktadır.
Bu suçlular bunun farkında. Umurlarında değil. Daha fazla servet ve iktidar hırsları, herkesin uymak zorunda bırakıldığı ölçütü belirliyor. Bu gezegeni yaktıktan sonra, izole adalarda ya da uzayda kendi “kurtuluşlarını” hazırlıyorlar. Birkaç yıl önce bu kadın düşmanı delilerle alay ederdik; ama son derece ciddiler. Zuckerberg daha fazla “erkeksi enerji” istiyor. Musk ise soyunun hayatta kalabilmesi için çocukları adeta bir montaj hattında “üretiyor”.
Faillerin hiçbiri “sorunu” çözmüyor. Zaten temel sorunun bölgesel bir çözümü de yok. Tam tersine: Kendi etki alanlarının çöküşünü engellemek ya da en azından ertelemek için tüm dünya; hammaddeler, su, gıda ve stratejik açıdan önemli bölgelere erişim uğruna son büyük savaş için silahlanıyor. Amaç, halka olabildiğince uzun süre “katılım” olanağının sunulabilmesi; böylece Küresel Kuzey’de bizler, tüketim dünyasına ve emperyal yaşam tarzına dolanmış hâlde, giderek daha otoriterleşen çerçeveleriyle birlikte bu iktidar yapısına katılmaya ve onu güçlendirmeye devam edelim. Çünkü artık mesele herkes için özgürlük değil, yalnızca seçkin bir azınlık için güvenliktir. Güvenlik vaadi, bunu kendisi için zorla sağlayabilenlerin tekelindeki ayrıcalıklı bir haktır. Emperyal yaşam tarzımızın bedelini, “bize” karşı kendilerini savunamayacak kadar zayıf olan kaybedenlere ödetiyoruz.
Militan eylemimizle, yıkım tarafından harap edilmiş bir dünyada bize sunulan katılım tekliflerini reddediyoruz. Bu nedenle Lichterfelde’deki gazla çalışan enerji santralini hedef aldık.
Bu, başka yaşamlar pahasına süren emperyal yaşam tarzına kendi suç ortaklığımızı ortadan kaldırmayacaktır; ancak bir kez daha bir işaret gönderecektir, tıpkı dünyanın farklı bölgelerinde pek çok insanın ve grubun yaptığı gibi. Burada, örneğin Volcano Group gibi bazı grupların 2011’den bu yana tutarlı biçimde yaptığı gibi.
Bu sözlerin pek çok insana ulaşmayacağını biliyoruz; yıkım dışında bir şeye dayanan bir dünya ve birlikte yaşama ihtimalinden öylesine kopmuş durumdalar ki bu sözler onlara ulaşamıyor, tıpkı her gün ekranlarında yüksek çözünürlükte yayımlanan dünya sefaletinin de ulaşamadığı gibi. Sayfalarca olgu sıralasak bile dinleyecek kimseyi bulamıyoruz.
İnsanlara sözlerle ulaşmaya çalışan ilk kişiler biz değiliz; son da olmayacağız. Sabotaja başvuran ilk kişiler de değiliz; son da olmayacağız çünkü zaman kazanmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda bizler ve başkaları, kazanılan bu zamanı tüm yaşamın yok edilmesini geri püskürtmek için kullanıyoruz. Bize eko-terörist diyorlar; oysa biz yaşama saygı duyuyoruz. Bize sorumsuz diyorlar; oysa bu yıkıcı emperyal yaşam tarzını sona erdirmek için sorumluluk alıyoruz.
Kamu yararına gerçekleştirdiğimiz eylem toplumsal açıdan faydalıdır. Yeryüzünün sömürülmesini kesintiye uğratmaya, CO₂ kaynaklı ölümleri önlemeye ve iklim felaketiyle bağlantılı hastalıkları durdurmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda türlerin yok oluşuna son vermeyi ve dünyayı herkes için daha yaşanabilir bir yer hâline getirmeyi amaçlıyoruz. Bize “eko-terörist” diyenler, bu kavramı kendi bencil çıkarları ve iktidar hesapları için kullanan asıl eko-teröristlerdir.
Bilincini yitirmiş olanları görüyoruz; kendilerini zeki sanan ve iklim krizini “sahte haber” diye geçiştirenleri. Empatiyi “wokeness” ile karıştıranları; etraflarındaki şeylerin nasıl birbirine bağlı olduğunu kavramadan yalnızca kendi çıkarlarını düşünenleri. Gerçeklerin bu yaygın inkârının arkasında, yeryüzünün yıkımına yatırım yapan bir sistemi görüyoruz. Bunlar, insanların Avrupa’ya ya da ABD’ye ulaşmaya çalışırken boğulmasına, susuzluktan ölmesine, açlıktan kırılmasına ya da başka biçimlerde yok olmasına alkış tutan bir insan türünün üretilmesine olanak tanıyan teknoloji şirketleri üzerindeki gücü elinde tutanlarla aynıdır. Bu manipüle edilmiş refah şovenleri ve parti taraftarları; Trump, Modi, Milei, Netanyahu, Merz, Weidel, Putin, Höcke, Orban, Vance, Xi ve diğerlerinin sözde “özgürlük savunusuna” alkış tutmaktadır. Yani kimin ölmesi gerektiğine, kimin ölmemesi gerektiğine; kimin zenginliğe erişebileceğine, kimin erişemeyeceğine karar verme özgürlüğüne. Kaçış sırasında ölen her mültecinin burada derin bir depresyon başlatma karşılığı vardır. Açlıktan ölen her insan, hepimizi daha şişman ve daha hasta kılar.
Bizler (Küresel Kuzey’in, zengin metropollerin insanları) başkalarının sefaletinden hiçbir fayda sağlamıyoruz. Maddi zenginlik, tüm yaşamları sevince boğan bir ideal anlamında “zenginlik” değildir. Eğer her ülkede nüfusun küçücük bir kesimi bile “Artık yeter. Bundan sonra ‘biz’ yok, benim adıma hiç yok. Bizim pahasına artık kimse ölmemeli” derse; eğer çalışmayı ve bu oyuna ortak olmayı reddedersek; eğer bizzat beslediğimiz makinenin içinde birer arıza hâline gelirsek, o zaman bir şeyler hareket etmeye başlar. O zaman kök nedenleri bir kez ve herkes için durduracak gücü geliştirebiliriz.
Ama bunun için, yalnızca yıkım, cinayet ve yağmaya dayalı bir “ilerleme” anlayışını reddeden uluslararası bir harekete ihtiyacımız var. Umutsuz, öfkeli ve kararlı bir biçimde sesleniyoruz; başkalarının çağrılarına katılarak şunu söylüyoruz: fosil yakıt altyapısını, elektrik şebekelerini, yeryüzünün sömürüsünü, veri merkezlerini, mikroçip endüstrisini ve tedarikçilerini sabote edin; otomotiv ve silah sanayilerinin, hava taşımacılığının, villaların, yatların, uzay gemilerinin ve golf sahalarının temellerini yıkın. Ataerkil mülkiyet ilişkilerini güvence altına alan polis merkezlerini yok edin; çünkü yeryüzü kendisine ve tüm canlılara aittir, insanlara değil, daha doğrusu yalnızca erkeklere değil ve kesinlikle onların en zenginlerine hiç değil. Bu çaresizlik çığlığı aynı zamanda bir uyanış çağrısıdır, bir umut çığlığıdır ve yerel sınırları yoktur; küreseldir. Ne bir patriği ne de komünistlerce kutsanan kafa galerilerini çağıran bir hareketten söz ediyoruz; aksine, farklı çıkış noktalarından beslenen bir hareketten. Çin’de de anlaşılır bu; Avrupa’da, ABD’de, Hindistan ve Pakistan’da da; Starlink’in çektiği her köşede, ölümcül dronların hedef aradığı ve bunu yapmak için elektriğe ihtiyaç duyduğu her ülkede. Enerji olmadığında savaşan güçlerin körleştiği, insanların savaş alanlarını terk edebildiği, kimsenin onları öldürme emri veremediği; borsaların işlemediği, bitcoinlere erişilemediği her ülkede.
Bir kez daha söylüyoruz: Yol konusunda kesin cevaplarımız yok, fikirlerimiz var. Ama hedef konusunda cevaplarımız var. Her katkı önemlidir. Bu emperyal yaşam tarzına son vermek için gücümüz dâhilinde olan her şeyi denemek yanlış olamaz. Yıkımın ilerleyişi insan yapımıdır; onu durdurmak da bizim elimizdedir. Direnişe doğru atılan adımlarda, farklı dillerin ve kültürlerin yankılarında, başkalarının bize gönderdiklerinde kendimizi bulacak ve tanıyacağız. Mesele yeryüzüdür. Mesele yaşamdır. Ve bu, gücü elinde tutan; oyuncak bir ekskavatör kullanıyormuş gibi davranan, olgunlaşmamış ve aptal erkeklere yöneliktir.
İnsan eliyle yaratılmış iklim değişikliğine yönelik direniş ve bunu inkâr edenlerin sayısındaki artış karşısında hayal kırıklığına kapılacak zaman yok. Yenilgilerimizden öğrenmeliyiz, siyasi partilere katılarak, geri çekilerek ya da çöküşe razı olarak değil; eyleme geçerek. Gazla çalışan bir enerji santralini kapatmak bu eylemlerden biridir; ancak buna toprakların, açık alanların ve ormanların işgal edilmesi ya da zenginlere ait golf sahalarının ve havaalanlarının tahrip edilmesi de dâhil olabilir. Gerekli olan şey hayal gücü ve kararlılıktır.
Enerji hırsını kapatın, yaşamın dijital olarak yönetilmesini kapatın, yıkımın ilerleyişini kapatın.
Bugün Lichterfelde’deki gaz ve buhar türbinli enerji santraline saldırdık. Santral, doğal gaz kullanarak toplam 300 MW elektrik gücü üretmektedir. Hedefimiz, şirkete ciddi zarar vermek amacıyla yüksek gerilim enerji hatlarıydı. Lichterfelde santralinden Teltow Kanalı üzerinden yeşil alana bakan tarafta uzanan ve kamuya açık biçimde belgelenmemiş olan kablo köprüsünü ateşe verdik. Ardından, etrafta bulunan çelik çubuklarla yanmış kablo demetlerini kısa devre yaptık.
Tedarikteki kesinti fark edilir edilmez, enerji şirketi elektrik sağlama yükümlülüklerini yerine getirebilmek için açık piyasadan anlık olarak elektrik satın almak zorunda kalacaktır. 100.000 haneyi şebekeden tamamen ayırdığımızı değil, yalnızca gazla çalışan santralin şebekesinden ayırdığımızı varsayıyoruz. Çoklu yedeklemelere sahip elektrik şebekesi, kapsamlı ağ üzerinden diğer hatlar aracılığıyla haneleri çok kısa sürede yeniden bağlayacaktır. Kısa sürede piyasa fiyatlarından enerji satın almak, şirketin Leipzig Enerji Borsası (EEX) üzerinden daha önce satın aldığı elektriğe kıyasla daha pahalı olabilir; ancak bireysel enerji tüketicilerine ödemek zorunda kalacağı yüksek sözleşme cezalarından kaçınmak için şirketin başka bir seçeneği yoktur. 110 kV seviyesinde yirmiden fazla hattı kısa devre yaptık ve saldırıya bölgesel ısıtma (district heating) borularını dâhil etmedik; ancak bölgesel ısıtma sistemi üzerinde bir etki olasılığını tamamen dışlayamayız.
Eylemimiz, 9 Eylül 2025’te Adlershof’ta teknoloji merkezine yönelik gerçekleştirilen eylemden pratik olarak farklıdır. Orada, yedek koruması bulunmayan bir besleme hattı hedef alınmıştı. Benzer bir durum, bir besleme hattının tahrip edilmesiyle Tesla’nın şebekeden ayrıldığı ve yaklaşık 5.000 özel hanenin etkilendiği “Turn Off Tesla – Volcano Group” eyleminde de söz konusuydu. Bizim durumumuzda, teknoloji parkı ya da Gigafactory gibi bir tesisin önünde elektriğin kesilmesi ve orada bir karartma (blackout) yaratılması söz konusu değildir; bunun yerine, kapsamlı kablo ağına sahip enerji santrali şebekeden ayrılmaktadır. Santral hâlâ elektrik üretmektedir ancak bunu şebekeye verememekte ve dolayısıyla dağıtamamaktadır. Özel hanelerin diğer santraller üzerinden elektrik tedariki sürmektedir; bu, yetkililerin ve enerji şirketlerinin de niyetidir. Buna rağmen, eylemimizin bazı trafo merkezlerinde ciddi hasara yol açması ihtimali tamamen dışlanamaz.
Bölgesel ısıtma (yaklaşık 690 MW ısıl güç) tedariki eylemlerimiz nedeniyle kesintiye uğramamıştır.
Bu eylemin hedefi tek tek haneler değildir. Amaç, gaz endüstrisine ve doymak bilmeyen enerji talebine ciddi zarar vermektir.
Özel hanelerde uzun süreli kesintiler yaşanması hâlinde, bunların bu saldırının hedefi olmadığını açıkça belirtmek isteriz. Bu etki ne amaçlanmış ne de tarafımızdan hesaplanmıştır. İnsan yaşamına yönelik her türlü riski her koşulda dışladık.
Gaz santralini kapatmamızın, kontrolümüz dışında tetikleyebileceği olası zincirleme reaksiyonlar konusunda mutlak bir kesinliğe sahip olamayacağımızdan, potansiyel olarak etkilenecek hanelere şu çağrıyı yapıyoruz: Komşularınızın kapı zillerini çalın. Bir elektrik kesintisi sırasında yaşlı veya savunmasız bireyler için destek sağlamayı düşünün. Yardım sunarak hem kendinizi hem başkalarını destekleyin. Birbirinizi bilgilendirin.
Lichterfelde enerji santrali, yıllık 7,6 milyar avro ciroya sahip olan ve E.ON, RWE ve EnBW’den sonra dördüncü en büyük elektrik şirketi olan İsveç devletine ait enerji şirketi Vattenfall AB’nin yüzde yüz iştirakiydi. 2021’den itibaren santral “yeniden belediyeleştirildi” ve artık Berlin kentine ait. Bu doğrultuda santral kısmen sökülmekte ve kapasitesini artırmak üzere dönüştürülmektedir. Bu durum ilk bakışta olumlu görünebilir.
Stromnetz Berlin GmbH, sözde “enerji dönüşümünün” artan taleplerini karşılamak amacıyla Berlin’in şebeke altyapısının genişletilmesine yönelik kapsamlı yatırımlar yapmaktadır. Bu kapsamda Stromnetz Berlin’in iştiraki BEN (Berliner Energie und Netzholding GmbH), Avrupa Yatırım Bankası’ndan 380 milyon avro almaktadır,“ilerleyen enerji dönüşümüne hazırlanmak” için. “Enerji dönüşümü”, aslında herhangi bir dönüşüm olmaksızın, koşulsuz ve tartışmasız biçimde enerji üretimiyle ilgili olan gerçeği gizleyen bir sis perdesidir. Ana mesele enerjidir; sürdürülebilir olup olmaması ikinci plandadır. Stromnetz Berlin, 2030’un başına kadar kapasitesini iki katına çıkarmayı planlamaktadır.
Hedef “modern”, dijitalleştirilmiş bir elektrik şebekesidir. Somut olarak bu, yüz binlerce metre yeni elektrik kablosu ve şebeke bileşeni ile daha fazla dijital hizmet anlamına gelmektedir. Tahmin edileceği üzere, bu çalışmalar iyi niyetle yapılmamaktadır. Görünürde amaç kentin enerji arz güvenliğidir ancak daha yakından bakıldığında bunun devlet tarafından yönlendirilen bir rekabet içinde büyüme çılgınlığı olduğu görülmektedir. Mücadele alanı kenttir ve yaşam koşullarımızdır. Kent bir metadır. Diğer büyük kentlerle rekabet edebilirlik, daha fazla start-up’ın, daha fazla savunma araştırma ve üretim şirketinin, daha fazla dijital hizmet sağlayıcısının ve Berlinlilerin özel tüketiminden bile daha fazla elektrik tüketen teknoloji şirketlerinin kente yerleşmesini teşvik etmek için kullanılmaktadır.
Bu aynı zamanda e-mobiliteyle de ilgilidir; ki bu elbette toplu taşımayı teşvik etmeyi değil, lityum pilli daha fazla otomobil üretmeyi ve sürücüsüz özel araçlar üreten daha fazla yapay zekâ temelli sistemi hedeflemektedir. Tüm bunlar “altyapı genişlemesi” olarak sunulmaktadır. Oysa A100 otoyolu kentin içine doğru ilerlemeye devam ederken, bu durum devlete 2029’a kadar ek 3 milyar avroya mal olacaktır. Elektrik şebekesinin modernizasyonu için ise 770 milyon avroya varan yatırımlar yapılmaktadır.
Tüm bunlar son derece sıkıcı gelebilir ancak Berlin ve Brandenburg’da yaşayan bizler için hayati önemdedir; çünkü söz konusu olan hayatlarımız, toprağımız, suyumuz ve geleceğimizdir. Giffey için – Sosyal Demokrat Parti’nin ekonomik liberal kanadının temsilcisi olarak – şebeke kapasitesinin genişletilmesi ve yeni enerji hatlarının inşa edilmesi, Berlin’in bir yatırım merkezi olarak cazibesinin temel koşuludur. Yaşanabilir bir geleceği yok eden bu ekonomik liberaller, kenti sayılar, para miktarları, büyüme oranları ve diğer kentlerle rekabet üzerinden düşünmektedir. İnsanlar ya hiç hesaba katılmaz ya da yalnızca düşük gelirli ve yüksek gelirli kategoriler olarak görülür. İlki bir şekilde yönetilmeli ve kontrol altında tutulmalıdır, Kreuzberg’de bir parkın polisle çevrilmesi gibi baskıcı önlemlerle bile. İkincisi ise pohpohlanmalıdır; çünkü onların parası tüketimi artırır. Kent bu grup için “akıllı” ve “güzel” hale getirilir. Berlin bir markadır ve bu şekilde pazarlanır.
Giffey için elektrik şebekesinin genişletilmesi, gündelik yaşamın hızla dijitalleştirilmesi gibidir: sanki üzerimize çöken doğal bir güçmüş gibi. Sanki Federal Ekonomi Bakanlığı’na göre 2030’a kadar küresel elektrik tüketimini iki katına çıkaracak olan yapay zekânın uygulanmasına teknoloji şirketleri ve teknoloji faşistleri karar vermiyormuş gibi. Sanki politikacılar, BVG otobüslerinde nakit ödemenin ne zaman kaldırılacağına ve insanların dijital ödemelere zorlanacağına, dolayısıyla izleneceğine, kendileri karar vermiyormuş gibi. Sanki politikacılar, itici gücü ABD’li bir faşist olan ve insanları izlemeye yönelik dijital bir ağ tasarlayan Palantir adlı gözetim yazılımını polis ve istihbarat servislerine kendileri sağlamıyormuş gibi.
Giffey, şebeke genişlemesini “bizim” şirketlerimizle ve ulaşımın giderek daha fazla elektrifikasyonuyla şu sloganla teşvik etmektedir: “Berlin sevgisiyle, iklim-nötr başkent için en modern elektrik şebekesi.” Eleştiriyi ustaca etkisizleştiren Stromnetz Berlin ise “vatandaş konseyleri”ni devreye sokmuştur; bunlar önemsiz konularda göstermelik bir katılım sunan, ancak enerji politikası kararlarının yönü ya da kentin gelişimi konusunda hiçbir söz hakkı olmayan vitrin süsleridir. Vattenfall ve kent, geniş bir yurttaş inisiyatifi sonucunda elektrik şebekesinin “yeniden belediyeleştirilmesini”, yani kamulaştırılmasını başlatmak ve BEN’i mülk sahibi olarak atamak zorunda kalmış olsalar da, iş yapma biçimleri değişmemiştir; çılgınlık tüm hızıyla sürmektedir.
Vizyon açıktır. Akıllı Kent. Stromnetz Berlin bunu açıkça ifade etmektedir: “Berlin, önde gelen akıllı kent metropollerinden biri olma yolunda ilerliyor. Bu dönüşüm süreci, kentsel yaşamın tüm alanlarında çoktan başlamıştır.” Ve: “Akıllı altyapılar ve özellikle ‘akıllı şebeke’ (akıllı elektrik şebekesi), bu sürecin temelini oluşturacaktır, ağ bağlantılı bir işletim sistemi olarak, enerji dönüşümünün omurgası ve katalizörü haline gelecektir.” “Enerji dönüşümü” kavramını biz bir sis perdesi olarak görüp “insani yaşam koşullarına yönelik teknolojik saldırı” olarak değiştirmeyi tercih etsek de, bu noktada hemfikiriz.
Adlershof Teknoloji Parkı’na, Tesla Gigafactory’ye, Vattenfall’ın Reuter kömürlü termik santralinin altyapısına ve Adlershof’taki Vodafone merkezine yönelik somut saldırılar eylemimiz için referans noktalarıdır; tıpkı gezegenimizin yok edilmesine karşı örnek teşkil eden çok sayıdaki militan eylem gibi.
Bu tür sabotaj eylemleri ciddi mali kayıplara yol açsa bile, tekil eylemler olarak politik yönelimde bir değişimi zorlayamazlar. Ancak bir yönü ve izlenmesi gereken yolu gösterirler; bunu tüm büyük kentlere tavsiye ediyoruz. “Teknolojik saldırıya” hizmet eden ve yeryüzünün tahribini teşvik eden altyapıyı devre dışı bırakın. Emperyal yaşam tarzı projesine katılım konusundaki uzlaşı geri döndürülemez biçimde geçerliliğini yitirmiştir. Yaşamın temel koşullarının küresel ölçekte yok edilmesine, tüm savaşlara ve kaynakların yağmalanmasına karşı kitlesel bir toplumsal hareket, enerji şebekeleri ve ağlarını sabote etme kapasitesiyle el ele gitmelidir.
Gazla çalışan enerji santraline yönelik saldırı, yeryüzünü ve yaşamı savunan herkesle kurulan uluslararası dayanışmanın bir eylemidir. Direnişimiz çok biçimlidir ve çoğu zaman dezenformasyon sisi, farklı kültürel perspektifler ve dilsel farklılıklar arasında ortak zeminimizi fark etmek gereğinden fazla zaman alır. Ancak karanlıkta bile ışığın uzak olmadığından eminiz. Bu eylemi – ABD’de, Latin Amerika’da, Asya’da, Çin’de ya da Rusya’da, Avrupa’da veya Avustralya’da – tahakkümün, egemenliğin ve yeryüzünün yok edilmesinin tüm biçimlerine karşı yürütülen küresel bir direniş bağlamına yerleştirdiğimizde, duyulacağımızdan eminiz; bu katkıların çevrileceğinden, çevrilen katkıların bize ulaşacağından, dolambaçlı direniş yolları boyunca yıkıcı/altüst edici bir iletişimin gerçekleşeceğinden eminiz – birbirimizi tanıdığımız ve müdahale ettiğimiz bir iletişim. Mümkünse kan dökülmeden, ama iktidardakilerin gücünü kesme kararlılığıyla.
Volcano Group: Güç sahiplerinin gücünü kesmek (Cutting off the power of those in power)
Zenginleri artık finanse edemeyiz.
Emperyal yaşam tarzının sonunu başlatın.
Fosil yakıtlı enerji santrallerini kapatmak DIY’dir.
Yeryüzünün yağmalanmasını durdurun.
Tüm antifaşistler, iklim aktivistleri ve diğer tüm isyancılar için özgürlük!

Bir Cevap Yazın