Olumlular, olumlu kaldıkça, bizler olumsuzuz.

Yazar: Georges Bataille (Le problème de l’État – Georges Bataille – [Fragments d’Histoire de la gauche radicale])(The Problem of the State | The Anarchist Library)

Çeviren: kara

Ç.N: Bu okuyacağınız yazı, Georges Bataille’ın 1930’ların ortasında, Avrupa’da faşizmin kurumsallaştığı, Sovyetler Birliği’nde devrimci sürecin devlet terörüyle dondurulduğu ve liberal demokrasilerin çözülmeye başladığı bir tarihsel eşikte kaleme aldığı yazılardandır. Metnin tonu bu bağlamda uzlaştırıcı değil, ilerleme fikrine, devrimci ve örgütsel iyimserliğe karşı bilinçli olarak serttir. Bataille burada devleti hukuki bir soyutlama olarak değil, yaşamın maddi koşullarını elinde tutan, zorlayıcı bir güç olarak ele alır. Hedef aldığı temel yanılsama, devlet sorununun ertelenebileceği ya da doğru ilkelerle çözülebileceği inancıdır. Metinde merkezi bir yer tutan “kaygı” ve “umutsuzluk”, psikolojik hal değil; yanılsamayı parçalayan araçsal politik yoğunluklardır. Bu yazı, devrimci geleneğin kendisini sigortlamaya çalışan, sloganlaşmış ve devletleşmiş biçimlerine yöneltilmiş bir eleştiridir. Teselli sunmaz. Bataille’a göre insani bir gelecek, ancak mevcut düzenin katlanılamazlığını açıkça duyumsayan ve bunun hışmıyla hareket eden bir bilinçten doğabilir.

19. yüzyılın evriminin aksine, güncel tarihsel eğilimler devletin zorlayıcı gücü ve hegemonik tahakkümü yönünde ilerliyor gibi görünüyor. Böyle bir değerlendirmenin nihai doğruluğu hakkında peşin bir hüküm vermeksizin — ki bu yargı ileride bütünüyle yanılsamalı da çıkabilir — bu değerlendirme, bugün politikaya ilişkin bulanık kavrayışlara ve birbirleriyle uyuşmayan yorumlara ezici biçimde egemen olduğu açıktır. Faşizm ile Bolşevizmin sonuçlarındaki kimi rastlantısal örtüşmeler, şaşkına dönmüş bir tarih bilincinin genel perspektiflerini yarattı — yeni koşullar altında giderek ironiye dönüşen ve ölümü düşünmeye alışan bir bilinci.

Günümüz liberalizminin vasat özlemleri — ki burada trajik bir sonuç bulurlar — bir yana; işçi hareketinin kendisi zaten devletle girişilen savaşla bağlantılıdır. İşçi sınıfı bilinci, geleneksel otoritenin çözülmesi süreciyle birlikte ve ona bağlı olarak gelişmiştir. Devrime dair en küçük umut bile, devletin sönümlenmesi olarak tarif edilmiştir; oysa bugün içinde bulunduğumuz dünya, tersine, devrimci güçlerin sönümlenişine tanıklık etmekte ve aynı anda tüm canlı kuvvetler totaliter devlet biçimini almaktadır. Bu zor dünyasına uyanan devrimci bilinç, bu nedenle kendisini tarihsel olarak anlamsız addedecek noktaya gelir: Hegel’in eski formüllerini kullanacak olursak, parçalanmış bilinç ve mutsuz bilinç haline dönüşmüştür. Stalin — yalnızca bu ismin bile tüm devrimci umutlar üzerine düşürdüğü gölge ve soğukluk — Alman ve İtalyan polis güçlerinin dehşetiyle birleştiğinde, isyan çığlıklarının politik olarak önemsizleştiği bu çığlıkların artık yalnızca parçalanma ve talihsizlikten ibaret olduğu bir insanlık manzarasını oluşturur.

Faaliyetin her alanına sinmiş olan bu sefalet koşulları içinde, resmî komünizmin tepkisi tarif edilemez bir bayağılık sergilemiştir: neşeli bir körlük… Gerçek anlamda insanlaşmış papağanlar, devrimci düşüncenin en temel ilkelerine yöneltilmiş en ağır ihlalleri, bizzat proleter özgünlüğün ifadesi olarak kabullenmişlerdir. Olgular tarafından açıkça çelişmesine rağmen aşağılık bir iyimserlik adına, acı çekenleri karalamaya koyulmuşlardır. Bu, çocuksu bir umuda ısrar değildi; bu kesin hükümlere hiçbir gerçek umut eşlik etmiyordu, yalnızca itiraf edilemeyen bir korkaklık, dehşetengiz bir durumu kavrayamama ve ona katlanamama hali vardı.

İyimserlik belki de her türlü eylemin ön koşuludur, ama sıklıkla kaynağı olan bayağı yalandan bahsetmeksizin, iyimserlik devrimci bilincin ölümüne denk gelebilir. Bu bilinç (ki verili bir üretim sistemini ve onun içerdiği toplumsal ilişkileri yansıtır) doğası gereği zaten parçalanmış bilinçtir, kabul edilemez bir varoluşun bilincidir. Her halükarda, resmî paralı askerlerden oluşan bir partinin saadet vaatleriyle kökten bağdaşmaz. Hele ki günümüzde, kendini zorunlu olarak koşulların trajik karakterine bağlar ve dayandırır: böylece, kendi özgül zorunluluğu olarak, ümitsiz bir durumun idrakine ve ıstırabına indirgenir. Bu tamamlanmış tefekkür haline karşı çıkan iyimserlik, devrimci tutkunun koruyucusu değil, onun alay konusudur.

Böyle bir ricatta — ki bu, üstelik, iradelerden bağımsız olarak gerçekleşir — Devrimin derin talepleri terk edilmez: tersine, tam kaynağından, tarihsel hareketin parçalayıp sefalete doğru attığı şeyle yakın temas içinde yeniden ele alınır. Ve eğer yenilenmiş bir kavrayış, devrimci talepleri artık naif bir şekilde, tahsili zımnen kabul edilmiş bir alacak gibi değil de acı verici bir şekilde, geçici bir kuvvet olarak temsil ediyorsa, bu kuvvet, kör bir kaosun içine yazıldığında, fatalist bir kavrayışta üstlendiği mekanik karakteri kaybeder: tıpkı her kaygılı tutkuda olduğu gibi, olası ölümün bilinciyle özgürleşir ve büyür.

Tüm insanlığa yaklaşan tehlikenin bu idrakiyle birlikte, geleceğe dair eski geometrik tasavvur ortadan kalkar. Düzenli, dürüst ve öngörülebilir o eski gelecek, yerini kaygıya bırakır. İki yüzyıl önce, gelecekteki toplumların kaderi, burjuva varoluşunun perspektiflerinden her türlü gölgeyi silmenin acil amacıyla, hukukçu düşlerine uygun olarak tarif edilmişti: O anda, olası düzensizlik ve ezilme imgelerinin tümü birer hayalet gibi kovulmuştu. İşçi hareketinin bu naif burjuva kıyamet tasavvurunu sahiplenmesi kısmen talihsiz olmuştur: Maddeye, maddi üretime en dokunaklı vaatleri yüklemek neredeyse aptalcaydı; sanki belli bir noktadan sonra bu üretim, her yönden düzen ve düzensizlik, acı ve zevk olasılıklarını kayıtsızca serbest bırakan diğer maddi güçlere hiçbir şekilde benzemeyecekmiş gibi. Bugün, kavrayıştan bütünüyle vazgeçmedikçe şunu görmemek mümkün değildir: Marx’a ve sosyalizmin bütününe özgü o hayranlık uyandıran güven, bilimsel olarak değil, duygulanımsal olarak temellendirilmişti. Üstelik böylesi bir duygulanımsal temellendirmenin olanağı — belki de zorunluluğu — ancak yakın bir tarihte ortadan kalkmıştır.

Fakat bugün, eğer devrimci duygulanımın bilincin sefaletinden başka çıkış yolu kalmadıysa, ona ilk sevgilisine döner gibi döner. Yalnızca sefalette, devrimin temel kararlılığı olan isyandaki işçilerin “ne tanrı ne efendi” haykırışının radikal sertliğini yitirmesine neden olan o acı verici yoğunluğu yeniden bulur. Yönünü kaybetmiş ve parçalanmış halde, sömürülenler bugün hem tanrılarla (vatanlarla) hem de kendilerini bugüne dek köleleştirmiş olanların en buyurganı ile yüzleşmek zorundadır. Ve aynı zamanda, kendilerini mücadeleye sürükleyenlerin bir gün kendi efendilerine dönüşmesinden korkarak, birbirlerinden de kuşkulanmak zorundadırlar.

Oysa pek çok insani kazanımın sefil ya da umutsuz bir duruma bağlı olduğu muhtemeldir. Umutsuzluk, pratikte, en yüksek dinamik değere sahip olan tek duygulanımsal tutumdur. Dolayısıyla, teorik verilerin sorgulandığı günümüz koşullarında, mümkün olan —ve zorunlu olan— yegane dinamik unsur odur. Nitekim, çok fazla sayıda insanın ortak — ve kör — inancı olma kusuruna sahip bir teorik aygıtı, umutsuzluğun gerekçelendirilmesine başvurmadan, yönünü şaşırmış ve kaygılı bir zihin halinden yararlanmadan yeterince sarsmak imkansız olurdu. Bu koşullarda, erken çözümler, neredeyse hiç değiştirilmemiş formüller etrafında aceleci yeniden gruplaşmalar ve hatta bu tür gruplaşmaların mümkün olduğuna duyulan basit inanç bile, devrimci hareketin umutsuzca süren varoluşu için —kabul edilebilir derecede önemsiz— engellerdir. Gelecek, iflah olmaz bir iyimserlikle yeniden toparlamaya çalışan birkaç kişinin minicik çabalarına dayanmaz; bütünüyle genel bir yönsüzlüğe bağlıdır.

Hatta bugün yürütülen teorik çalışmanın, Almanya’daki işçi hareketinin çöküşünden bu yana egemen bir olgu haline gelmiş olan derin yönsüzlüğü kayda değer biçimde aşabileceği bile kesin değildir. Devrimci faaliyetin en azından geçici etkisizliğinin sebeplerine erişmek mümkün olsa da, bu sebepleri ortadan kaldırma veya değiştirme imkanı verilmiş değildir; dolayısıyla böyle bir durumu açığa çıkaran çalışma her şeyden önce tamamlanmış bir boşluk/yanılsama (vanité) olarak görünür.

Bununla birlikte açıktır ki zaman —yani tarihsel hareketin zorunluluğu— bir partinin eylemine doğrudan bağlanamayacak değişimleri gerçekleştirme kudretini hâlâ muhafaza etmektedir. Ve böylesi bir değişimi bekleyerek yaşarken, bugün işçi hareketine karşı saldırı inisiyatifini elinde tutan yıkıcı güçlere teslim olmamak hala zorunludur. Artık belki de her yandan “faşizme karşı mücadele”den söz edenlerin, zihinlerinde bu formüle eşlik eden tasavvurların, fırtınalarla savaşan büyücülerin tasavvurlarından daha az çocukça olmadığını idrak etmeye başlamalarının zamanı gelmiştir.

Öte yandan, öngörülemeyen ve ani gelişen olayların — nispeten yakın bir gelecekte bile — bugün devrimci faaliyetin başarısı önünde duran engelleri kaldırabileceğinden sadece “umutsuzluğun şiddeti”, dikkati — şu andan itibaren yapılması gerektiği gibi — devlet sorununa odaklamaya yetecek kadar büyüktür. Böyle bir sorun karşısında devrimci çevrelerde şaşırtıcı bir isteksizlik, hastalıklı bir körlük hüküm sürmektedir. Birçok Komünistte, her şeye rağmen hala Lenin’in kitabının her türlü zorluğa cevap verdiği düşüncesi egemendir; bu da derinlerde sorunun çözümsüz olduğunu ve dolayısıyla onu inkar etmenin gerekli olduğunu düşünen kör ajitatörlerin kötü vicdanının yeterli bir kanıtıdır. Lenin’den sonra sorunun bizzat ortaya konulmasını “küçük burjuva anarşizmi” olarak damgalamak, bu kötü niyeti daha da açığa çıkarır (vefalı olmak gerekirse, bu eski safsatayı kullanmayı gerekli kılacak kadar güçlü bir küçümseme refleksi yoktur, bu, tamamen iyi niyete yapılmış alaycı bir aşağılama, ayrıca körlüğü reddetmeye yönelmiş bir aşağılamadır).

Devlet sorunu gerçekten de adsız bir vahşetle, polis vahşetiyle dayatılır; her türlü umuda yöneltilmiş bir meydan okuma olarak ortaya konur. Ne onun varlığını inkar etmek mümkündür ne de salt ilkelere sığınıp geri çekilmekten (anarşistlerin naiflikle yaptığı gibi) bahsedilemez. Toplumsal güçlükler ilkelerle değil, güçlerle çözülür. Toplumsal güçlerin, diktatör sosyalist devletin egemenliğine aykırı olarak kendilerini oluşturup örgütleyebilecekleri gerçeğini ancak tarihsel deneyim doğrulayabilir. Ancak her katılımcının geçim kaynaklarını elinde bulunduran böyle bir devletin, içten veya dıştan sınırlandırılması gereken bir kısıtlama gücüne sahip olduğu da aynı derecede açıktır: oysa eğer devlet-dışı hiçbir toplumsal varoluşun, devletten bağımsız hiçbir gücün mümkün olmadığı bir durumda, dışsal bir sınırlama düşünülemez.

Buna karşılık, bir proletarya partisi içinde gerçekleştirilebilir —hatta talep edilmesi gereken— demokratik kurumlar, içsel bir sınırlandırma sağlayabilir. Fakat demokrasi ilkesi, liberal politika tarafından itibarını yitirmiş olduğundan, ancak işçi sınıflarında üç mutlak kudretli devletin ortaya çıkışının yarattığı kaygı aracılığıyla yeniden canlı bir güç haline gelebilir. Şu koşulla ki bu kaygı, devlet otoritesine duyulan nefrete dayanan özerk bir güç olarak bileşsin.

İşte bu anlamda, bugün üç köle toplumun karşısında açıkça söylemek gerekir ki, adına layık hiçbir insani gelecek, proletaryanın özgürleştirici kaygısı dışında bir yerden beklenemez.

Bir Cevap Yazın

karga kolektİf sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin